birgün

27° AÇIK

BİRGÜN PAZAR 17.05.2020 11:01

Sağlık hakkı mücadelesinden bugüne kalanlar

Sağlık hakkı mücadelesinden bugüne kalanlar

İlknur Başer

Pandemi günlerindeyiz, dolayısıyla ülke ve dünyanın en önemli gündemi kuşkusuz sağlık. Ancak hemen ardından gelen ve salgının iyice görünür kıldığı yoksulluk ve işsizlik de bir o kadar can yakıcı. Tüm bunlarla birlikte dünyada salgın sürecinde yaşananlar ve sonuçları sağlıkta kamulaştırma tartışmalarını da beraberinde getiriyor.

Sistemin yaşamı tıbbileştirmesi nedeniyle, pandemi öncesinde televizyon ekranlarında çokça sağlık programı vardı. Bu programları izleyenler hastalık kaygısıyla donatılıp, sağlıklı yaşam için hizmet satın almaya yönlendirilerek, müşteri haline getiriliyordu. Bir yandan da siyasal İslamcı rejimin her tarafı kuşatan gericiliği sağlığa da sirayet ettirildi. Toplum; aşı karşıtlığı, hacamat, vaginal sülük benzeri bilim dışı uygulamaların teşvikiyle alternatif tıbbın tazyikine maruz bırakıldı. Ancak pandemi süreciyle birlikte; sağlık hizmetlerinin eşit, nitelikli, parasız ve kamusal olarak sunulmasının ne kadar hayati bir talep olduğu ve yanı sıra bilimin önemi, bugün toplumun büyük bölümünün farkına vardığı bir gerçek oldu.

Neoliberalizm önce eşeğimizi kaybettirdi, şimdi de arattırıyor

24 Ocak kararlarıyla temeli atılan neoliberal politikalarla birlikte kamu hizmetlerinin piyasalaştırılması sürecindeki ilk adım; mevcut hizmetleri kötüleştirerek, memnuniyetsizliği artırıp, tereyağından kıl çekercesine, kamu hizmetlerini özelleştirmek için atıldı. Ardından bütçeden kamu hizmetlerine ayrılan kaynaklar kısıldı, güvenceli personel istihdamı azaltıldı. Yaşananlar hizmet sunumunda uzayan kuyruklar ve şikâyetlerle topluma geri döndürüldü. Bu dönemde silah ticaretinden sonra en kârlı alan olarak görülen; tıbbi teknoloji, cihaz, ilaç, vb. üretimiyle sağlık hizmetleri tüm dünyada sermayenin iştahını kabartıyordu. Dünya böylesi bir süreçteyken; 12 Eylül darbesi sonrası toplumsal muhalefetin cendereye alındığı, devrimcilerin, ilericilerin hapishanelere tıkıldığı bir dönemde ülkemizde de bu konuda kollar hemen sıvandı. 1963’de Nusret Fişek’in mimarı olduğu Sağlık Hizmetlerinde Sosyalizasyon çalışması ile kırsal başta olmak üzere tüm ülke sathına kurulmuş, nüfus temeli esasına göre örgütlenmiş, her evde aşısından, gebe, bebek izlemi, hastalık ve sağlık takibine kadar yürütülen, sağlığı bütüncül ele alan Sağlık Ocağı sistemi bozulmaya çalışıldı. Sağlık Ocaklarına yazar kasalar konuldu. Ne de olsa yerine bireyi temel alan Dünya Bankası finansmanı ile desteklenen Aile Hekimliği modeli yerleştirilecekti. Tüm bunlar hazır şekilde 2002 yılında ülke yönetimine gelen AKP’nin kucağına sunuldu. Geldik bugüne…

Bugün tek adam rejimi ülkeyi baskı, sindirme, kutuplaştırma ve algı ile yönetmeye çalışıyor. Gerçeği yok sayıp yerine olmayan zahiri gerçeklik sunmak ve toplumu bu gerçekliğe tüm araçları kullanarak ikna etmek ve buna uygun olarak geçmişi de inşa etmek derdindeler. Amaçları eski kuşağın hafızasını silerek yeni kuşağa kendi yazdıkları yeni tarihi öğretmek ve ideolojik hegemonya oluşturmak. Ancak her şeyi kendileriyle başlattıkları bu tarihi anlatırken sergiledikleri komedi ile epey güldürüyorlar, haklarını verelim.

Bu yazı AKP ile birlikte sağlık hakkının ortadan kaldırılarak ticarileştirme sürecine karşı uzun yıllar yürütülen mücadelenin nacizane analizidir ve bu mücadeleden bugüne kalanlarla yarına taşınabilecekleri tartışma amaçlı yazılmıştır.

Sağlık hakkı mücadelesi bu topraklarda elbette AKP hükümeti döneminde Sağlıkta Dönüşüm Programı’na karşı yürütülen mücadele ile başlamadı. Çünkü sağlıkta piyasalaştırma sürecinin kendisi AKP ile başlamadı. Ancak sağlıkta piyasalaştırma sürecinin en hızlı uygulayıcısı ve piyasalaştırma yönünde dönüştürücüsü elbette AKP oldu. Bu süreçte bir süreklilik halinde yürütülen sağlık hakkı mücadelesi de bu topraklarda; yayınları, eylemlilik çeşitliliği, belli eylemlerin sokakları birleştiren kitleselliği, Halka Sor referandumuyla sandıkların sokaklara, işyerlerine kurulduğu, dönemsel programlı yürütülen pratikleri ile bir mücadele kültürü haline dönüştü.

AKP’nin parti ve hükümet programında Genel Sağlık Sigortası (GSS) hazırlıkları ile ilgili ilk doküman “HÜKÜMET PROGRAMI ve ACİL EYLEM PLANI” başlığı ile 15 Ocak 2003 tarihli; “Sosyal Güvenliğin Tek Çatı Altında Toplanması ve GSS'nin Kurulmasına İlişkin Planlanan Çalışmalar” şeklinde aktarılmaktadır. Bu dokümandaki takvime göre 1 Ocak 2004’ten itibaren uygulamaya geçilmesi öngörülmüş ve GSS Sistemi Ve Sağlık Sigortası Kurumu Kanunu Tasarı Taslağı Haziran ayında kamuoyuna sunulmuştur. Ancak 2008 yılında yasalaşmıştır. 2003 yılıyla birlikte Sağlıkta Dönüşüm Programı'na karşı TTB ve SES’in başlattığı mücadele uzun yıllar sürdü.

Bugün yerli ve milli ilaç üretimi politikasına dönmekten bahsedenler SSK’nin ilaç üretimi yapan ilaç fabrikasını 2005 yılında kapatanlardır. Unutturmayalım!
AKP’nin Sağlıkta Dönüşüm Programı yasal düzenlemelerini parça parça yaparken elini kolaylaştıran mücadelemizi zorlaştıran etmenler...

► AKP tarafından yeniyi kabullendirme amaçlı tüm yayın organlarında kuyrukların propagandası yapılmıştır. Ortak kullanım adı altında tüm sağlık kuruluşlarının, sevk zinciri gözetilmeksizin herkese açılması halka cazip gelmiş, hegemonya kurmada elini rahatlatmıştır.

► Sağlık emekçilerinin performans ücretlendirmesi yoluyla rekabete sürüklenmesi, sağlık hizmetinin ekip hizmeti anlayışını bozarak meslekler arası düşmanlaştırmaya yol açmıştır. İstihdam farklılığı ile taşeron hizmet alımı ise sınıfı parçalayan yasal düzenleme ve uygulamalardır.

► Bir mücadelenin başarılı olması için toplumsallaşması ve siyasallaşması gereklidir. Mücadele siyasal zeminlere yeterince taşınamadı. İşyerlerinde sendikalı-sendikasız tüm emekçilerin yer aldığı meclisler inşa edilmeye çalışılırken, toplumsal alanda sağlık hakkı elinden alınacak kesimlerle Sağlık Hakkı Meclisleri kurulup bunlar bütünleştirilmeye çalışıldı. Bu meclislerin birçoğu halkın temel somut sorunlarına odaklanarak örgütlenemedi ve süreklileşemedi. Daha çok siyasi yapıların ve demokratik kitle örgütlerinin bir arada olduğu zeminlere dönüştü. İşyeri meclisleri de gerçek anlamda inşa edilemedi.

► Basın, Sağlıkta Yıkım Programı’na karşı yürütülen mücadeleye blokaj koyarken Hükümet de programı yürütürken her şeyi yazdığı gibi uygulamadı.

Memnuniyetsizlikleri hemen yaratmamak adına parçalara böldü. Programın karşısında mücadele yürütenler olarak; halkın, sağlık emekçilerinin şu an değil, gelecekte yaşayacakları olumsuzluklara dikkat çekerek propaganda yürüttük. Bütün bu dezavantajlara, iştahı kabarmış sermayeye karşın, bugün yaşanacakları görerek yürütülen mücadele; tarihte iz, bugüne birikim ve adımlar bıraktı.

Sağlık hakkı mücadelesinin kendisi eşitlikçi, adaletli bir düzen mücadelesidir. Bu nedenle mücadeleyi toplumsallaştırmak, siyasallaştırmak ve ideolojik hegemonya kurarak yürütme olanağı önümüzdedir.

Sağlıkta Kamulaştırma Mücadelesi’ni yükseltmek için ne yapılmalı?

Pandemi süreciyle birlikte takke düştü kel göründü. Bu dönemde sağlıkta kamulaştırma tartışmalarının başlamasının temel nedeni sağlık hizmetlerinin ticarileşmesi nedeniyle herkesin ulaşamaması, nitelikli olmaması ve tedavi merkezli sağlık hizmetlerinde koruyucu sağlık hizmetlerinin öneminin açığa çıkmasıdır.

Geçmişte sonuçları göstermekte zorlanıyorduk. Ancak, dün “Her şeyin başı sağlık, sağlıkta yıkımı durduralım” diyerek yürüttüğümüz mücadelede gösterilmeye çalışılanlar, bugün tüm çıplaklığı ile görülmektedir. Dolayısıyla, yaşananları teşhir etmek için şimdi elimizde fazlasıyla kanıt var. Bu teşhirle birlikte; ne olmalı ve nasıl yapılacağını da ortaya koyarsak, toplum sağlık hakkında örgütlü ve talepkâr hale dönüşebilir. Sağlık Hakkı Meclisleri sahici zeminde, kalıcı olarak inşa edilebilir. Ancak tüm bunlar bütünlüklü bir program dahilinde yapılmalıdır. Bugün avantaj, kamulaştırmayı savunanlardadır. Kaybedilenleri geri istemek ve daha ilerisini istemek şarttır.

Sağlık hakkı mücadelesinin kendisi sadece hizmet sunumu ve hizmete erişimi içermemektedir. İşçi sağlığından, işsizliğe, emekçi yoksul halkın sağlığı, ekolojik katliam, gıda egemenliği, barınma, beslenme, temel yaşamsal hizmetlerden yararlanma, eğitim hakkı, sağlıklı bir kent mücadelesini de içermektedir. Kısacası başka bir düzen mücadelesidir. Bu nedenle bu mücadele insanlığın, doğanın geleceği mücadelesinin kendisidir. Şimdi sıra bizde...

Bir Çağrımız Var
Az önce okuduğunuz haber, bağımsız bir medya organı tarafından size sunuldu.
Bağımsız gazetecilik; sermayeye karşı halkı, sömürüye karşı emeği, eşitsizliğe karşı adaleti, savaşlara karşı barışı, piyasacılığa karşı temel hakları, talana karşı doğayı, erkek şiddetine karşı kadınları, istismara karşı çocukları savunmanın olmazsa olmaz koşuludur.
Siz de gerçeğin sesini yükseltmek adına sorumluluk almak istiyorsanız, sadece birkaç dakikanızı ayırarak BirGün’e abone olabilir ve ‘#BirGünBenim’ diyebilirsiniz.
Şimdiden sonsuz teşekkürler…
BirGün bizim; hepimizin.
Tıklayınız