birgün

16° PARÇALI BULUTLU

GÜNCEL 13.04.2020 06:52

Salgınla mücadelenin kentsel tezahürü

İstanbul’un son 15 yılda yıkıcı bir kentleşme deneyimi yaşadığını, kentte yaşanan mekansal dönüşümün hızına bakarak söyleyebiliriz. Salgınların ve depremin etkili olduğu kentlerde rant kaygısı ile inşa edilen yapıları şimdi iflasın eşiğindeki AVM’lere bakarak değerlendirebiliriz

Salgınla mücadelenin kentsel tezahürü

DOÇ. DR. TUBA İNAL-ÇEKİÇ
Berlin Humboldt Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü

Tarih bize Pandemi ve salgınların kentlerin biçimlenişinde önemli rol oynadığını söyler. Örneğin kanalizasyon sistemi, 19yy’da Kolera salgının ortaya çıkardığı kamu sağlığı krizine bir yanıt olarak ortaya çıkmıştır. Bu bağlamda, COVID-19’un da kentlerdeki kamusal alan kullanımlarında halihazirda gözlemlenmeye baslandigi üzere mekansal etkileri olacağı oldukça muhtemel. Çeşitli kaynaklar, pandemilerin hakim olacağı yeni dünyada kentlerdeki yoğunluk kararlarının yeniden düşünülmesini uzun vadede önümüzdeki en önemli görev olarak tanımlandı bile.

COVİD-19 salgını Çin’den başlayarak diğer ülkelere ulaşıp Dünya Sağlık Örgütü tarafından “pandemi” olarak ilan edildiğinden bu yana, her ülkede, hatta kentte değişen ölçeklerde karantina uygulamalarına gidildiğini gördük. Bunlar ulus devletlerin ekonomik kaygılarla geliştirdikleri politik reflekslere göre değişkenlik gösterirken, aynı zamanda kentlerde de mekansal olanaklar çerçevesinde farklilasti. Vaka sayılarına ve bu sayıların nüfusa oranlarına baktığımızda ise Newyork, Londra ve İstanbul gibi büyük kentlerde salgının kontrol altına alınmasının daha zor olduğunu gördük. Tam da bu nedenle; yüksek yoğunlukta yapılaşmanın olduğu ve kalabalık nüfusların bir arada yaşadığı kentlerdeki yoğunluk kararlarının ve kentsel yaşam standartlarının yeniden düşünülmesi görevimiz.

Peki, 17 milyon nüfusun bir arada yaşadığı İstanbul’da salgını yönetmek mümkün mü? Pandeminin gelişmesi, yönetilmesi, getirilen kısıtlayıcı uygulamalar kentlere göre değişiyor mu? Pandemilerin yaşamlarımızın bir parçası olduğu şimdi ve gelecekte, kentler nasıl organize olacak ya da olmalı?

YAŞANABİLİR SAĞLIKLI KENTLER İÇİN ASGARİ STANDARTLAR

Kentsel mekan standartlarının, yani kentlerdeki kamusal alanların ve hizmetlerin belirli büyüklükteki alanlarda sunulmasının arkasında yatan bir rasyonalite vardır. Mesela Dünya Sağlık Örgütü kentlerde kişi başına min. 9m2 yeşil alan ayrılmasını tavsiye eder ve bunu da kentte yaşayanların sağlıklı yaşamasının koşulu olarak tanımlar. Bu normlar her ülkenin kendi kentleşme yasaları kapsamında ele alınmış; ve minimum kişi başına düşen yeşil alan miktarı ile, bir mahalle ya da semt parkına ulaşılması için maksimum uzaklıklar belirlenmiştir. Örneğin 500 bin nüfuslu Amerikan kentlerinde bu standart kentsel yeşil alan için kişi başına 10 m2; Türkiye’de ise 7m2 olarak belirlenmiştir. Türkiye’de bu normu belirleyen “Mekansal Planlar Yapım Yönetmeliği” tüm kamusal alanların büyüklüklerine yönelik bir takım asgari standartlar tanımlar. Bu yönetmelik aynı zamanda sağlık ocağının, sağlık kliniğinin veya yoğun bakım yatağı bulunan bir üst düzey hastanenin de hem minimum büyüklüğünü, hem de maksimum uzaklığını belirtir. Buna göre; kent planları hazırlanırken veya değiştirilirken, yerleşmenin şartları ile gelecekteki gereksinimleri göz önünde tutularak sosyal ve teknik altyapı alanlarında bu asgari standartlara uyulur.

İçinde bulunduğumuz salgın koşulları, herşeyden önce bir kamu hizmeti olması gerektiği tartışmalarından başlayarak ülkelerdeki sağlık sitemi ile kentlerdeki sağlık altyapılarını sorgulamamızı sağladı. Bu karşılaştırmayı, yine DSÖ’nün tarif ettiği şekliyle bir kentte 100 bin kişi başına düşen hastane yatağı sayısı ile yapabiliriz. Örneğin OECD ve AB İstatistik Ofisi’nin 2017 yılı verilerine göre, ülkelerde 100 bin kişiye düşen yatak sayısında 1305 ile Japonya’nın lider rol üstlendiğini görebiliriz. Japonya’yı, Güney Kore’den sonra takip eden 4. ülkenin 800 yatak ile Almanya olduğunu, AB ülkelerinde ortalama değerin 504 iken; İtalya’nın (318), İspanya’nın (297) ise AB ortalamasının oldukça altında kaldığını; Türkiye’de ise bu oranın 281 olduğunu öğrenebiliriz. Bu karşılaştırma bize meşhur salgın eğrisinin düzleştirilmesi için gerçekleştirilen karantina uygulama ve kısıtlamalarının altında yatan nedeni, diğer bir deyişle grafikteki doğrusal sabit çizginin yerini tarif eder. Bunun da ötesinde; ülkelerin salgınla mücadeledeki durumunu ve nedenlerini anlatır. Öte yandan bu çizginin her kentte mevcut sağlık altyapısına göre değiştiği düşünülürse; salgının hem yayılma hem de kontrol edilme hızında, kentlerin, ve kamusal alanların ve altyapının önemi daha net anlaşılabilir.

Çoğunlukla bir kamu hizmeti olarak karşımıza çıkan açık yeşil alan meselesi de bunların en önemlisi diyebiliriz. Çünkü halihazırda mevcut standartların da altında pek çok kent var. Özellikle yüksek nüfus youğunluklu metropol kentler. Kentlerde uygulanan karantina kısıtlamalarının değişkenliğini de bu bilgi ışığında okuyabiliriz. Yani uygulamanın sıkılığını, sokağa çıkma yasağından bireylerin açık alanda oturmasına izin vermeye varan karantina kısıtlamaları ile kentler arasındaki farkları anlamamıza yardımcı olabilir.

Örneğin İstanbul’da yeşil alanlar için yasa ve yönetmeliklerce öngörülen standartlara rağmen kişi başına ancak 1 m2 alan düşüyor. DSÖ’nün önerdiği 9m2’nin de yönetmelikte öngörülen 7m2’nin de çok altında gerçekleşmiş durumda. Hele de İstanbul’un deprem riski nedeniyle, nüfus ve yapı yoğunluğu açısından daha hassas bir mekan pratiği gerektirdiğini düşünürsek, parkların olası bir deprem gerçekleştiğinde de hem hayati hem de zaruri bir rol üstleneceği açık.

Dahası bu 1m2’nin bile geçtiğimiz 15 yılda uygulanan mekansal politikaların sonucu tehlike altında olduğunu söyleyebiliriz. Ayrıcalıklı yapılaşma şartları ile yapılaşma yoğunlukları maksimuma çıkartılmak suretiyle özelleştirilen kamusal alanlar (örneğin ZORLU AVM olan Karayolları Arazisi, Quasar olarak bilinen eski Likör Fabrikası, vb.), deprem toplanma alanı olarak belirlendiği halde üzerinde AVM veya dini tesis inşa edilmiş parklar bunun sadece bir boyutu. Deprem yasası olarak bildiğimiz yasa ve yönetmeliklerin ilgili kamusal alan standartlarının da uygulanmasının bir zorunluluk olmadığını ima etmesi ise tehlikenin diğer boyutu. Yani standartları halihazırda sağlayamadığımız gibi bu yönetmeliklerle kentlerin geleceği de ipotek altına alınmış durumda. Türkiye’de ve özellikle İstanbul’da virüsün yayılma hızını, kontrol edilebilirliğini, siyasi erkin aldığı kararları ve karantina uygulamalarının tamamını bu standartlar çerçevesinde tekrar yorumlamaya ihtiyaç var.

SALGINA DİRENEBİLEN KENTLER

Karantina uygulamasının çok daha esnek olduğu kentlerde bunun nasıl gerçekleşebildiğinin cevabı yaşanabilir dirençli kentler meselesinde saklı. Elbette devletlerin ekonomik ve saglik kapasiteleri, aldıklari önlemlerini içeriğini şekillendiren öncü sebepler. Ancak kentsel altyapının karantina koşullarını sağlamada önemini yadsımamak virüsle mücadelenin çok boyutluluğunu anlamak için önemli.

Salgın kapsamında getirilen kısıtlamalara ve verilen desteklere bakıldığında, Almanya genelinde salgının kontrolü ve bireysel karantinanın sağlanması açısından başarı kaydedildiğini en azından şimdilik söyleyebiliriz. Ülke genelinde tam bir sokağa çıkma yasağı uygulaması olmamakla birlikte, bütün işyerleri kapalı ve sadece zorunlu mal ve hizmetleri sunan kişi ve işletmeler işyerlerinden çalışmaya devam ediyor. Gelir kaybına uğrayacak işletmeler ve serbest çalışanlar için beyana esasen bir minimum gelir de sağlandı. Diğer bir deyişle Almanya sorumlu bir sosyal devlet olarak bir kamu sağlığı krizinde vatandaşının yaşam hakkına gerekli önlemleri almak suretiyle öncelik verdi.

Ülkenin başkenti ve en bütük metropollerinden biri olan Berlin’de ise; market ve eczaneler ile alıp götürebilecek gıda satanlar dışındaki tüm kafe ve restoranlar da dahil olmak üzere heryer kapatıldı. Açık alanlarda virüsün yayılmasına engel olmak amacıyla çocuk parklarının kullanımı yasaklandı. Ancak yürüyüş yapmak, hayvan gezdirmek, koşmak, bisiklet sürmek; hatta parklarda iki kişiden fazla olmamak ve mesafe koşullarına uymak şartıyla oturmak dahi serbest. Bu yaşamsal önemi olan uygulamayı Berlin’in sahip olduğu kentsel sosyal ve teknik altyapı olanakları ile birlikte değerlendirmek gerekiyor.

Berlin’de merkezdeki en yoğun mahallelerin yer aldığı bölgede kişi başına 6’m2 yeşil alan düşüyor. Bunların bölgede yer alan en yoğun yerleşmelerden biri olan Neukölln’de herhangi bir konuttan yürüme mesafesinde ulaşabileceğiniz onlarca mahalle parkına, iki semt ve bir şehir parkına denk geliyor bu rakam. Söz konusu merkezi mahallelerin olduğu bölgenin biraz dışına açılınca kişi başına 24 m2 yeşil alan düşen mahalleler de mevcut. Üstelik bunu iyi kurulmuş bir bisiklet altyapısı ile beraber düşündüğünüzde toplu taşıma kullanmadan veya araca binmeden ulaşabileceğiniz kent ormanları da mevcut [1].

salginla-mucadelenin-kentsel-tezahuru-715517-1.
Resim Berlin’in eski havalimanı Tempelhof’dan 3.Nisan.2020 gününe ait. Eski Doğu Berlin’de yer alan Schönefeld havaalanı ile birlikte 3 havalimanı bulunan kentte, duvarın yıkılmasından sonra kentin tüm ihtiyacını karşılayacak tek bir havalimanı inşa edilmesine karar veriliyor ve 2008 yılında öncelikle Tempelhof havaalanı kapatılıyor. 2009 yılında havaalanının yeniden işlevlendirmesi amacıyla “Tempelhofer Freiheit” (Tempelhof Özgürlük Alanı) adıyla Berlin Senatosu tarafından projelendirme çalışmalarına başlanmış, havalanının bir kısmı için sosyal konut ihtiyacı da öne sürülerek konut, müzeler ve diğer sosyal altyapı alanları önerilmiştir. Ancak projenin ilanını takiben Berlin’in merkezinde bulunan alan öncelikle “Squat Tempelhof” öncülüğünde yapılan gösteri ve eylemlerle 2010 yılında rekreasyonel amaçlı kullanıma açılmış; 2011’de “100% Tempelhofer Feld” adıyla kurulan insiyatif öncülüğünde de bir referandum gerçekleşmiştir. Referandum sonucuyla birlikte 300 hektarlık bu alan %100 yeşil alan olarak korunacağı bilgisi ile yasalara geçmiş durumda. Salgın sürecinde de bu alan da diğer parklar gibi kentlilerin kullanımına açık. 3.000.000m2’lik bu dev alana alana girişte mesafe kurallarını hatırlatan, mangalsız ve max iki kişilik etkinlikleri sıralayan bir bilgilendirme broşürü dağıtılıyor.

İSTANBUL’DA MEKANSAL POLİTİKAYI YENİDEN DÜŞÜNMEK İÇİN BİR FIRSAT

Yasam hakkini ekonomik kaygılarin önüne koyan bir siyasi irade kentlerinin açık alan kapasitesini ve toplumsal reaksiyonu göz önünde bulundurarak karantina koşullarını tanımlayabilir. Berlin’de ekonomik olarak güçlü bir sosyal devletin yanısıra hastane yatağı kapasitesi de kenti salgın karşısında dirençli kılan unsurlar elbette. Ancak kentle birlikte toplumu da karantina koşullarına karşı dirençli kılan unsurların başında da açık ve yeşil alanlar geliyor. Tam da bu sebeple salgın koşulları altında da birbirinden farklı kentsel deneyimler yaşıyoruz.

İtalya’da yaşanan kriz ve 15 bin kişiye ulaşan ölümler çoğunlukla İtalya’nın önlem almakta çok gecikmiş olmasına ve bireysel karantina kurallarına uymayan kültürel kodlara odaklandı. Oysa; ülkede 1990 yılından bu yana etkili olan özelleştirmeleri, 2008’den bu yanan yürütülen kemer sıkma politikalarının doğurduğu ekonomik koşullar ve buna bağlı olarak yaşlı nüfus ağırlıklı demografisini haftalar sonra ilk kez okuyabildik. Yaşanan ekonomik çöküşle birlikte bütün Avrupa Birliği içinde ülkesini terk eden doktorların %54’ünün sadece italya’dan olduğunu da yeni öğrendik. Yani üretimi durdurmaya yetecek ekonomik gücü olmadığı için karantina uygulamasına sadece 3 hafta geç başladığı için değil 10 yıllardır altında ezildiği ekonomik çıkmazın sonu İtalya’da yaşanan COVID-19 krizi.

DSÖ virüsün yayılma hızının en yüksek olduğu ülkeleden biri olarak tanımladı Türkiye’yi. İstanbul ise toplam 40 bine yakın vakanın üçte birinin yaşadığı kent, yani salgının ülkedeki merkezi. Ekonomik kaygılar ve mevcut sağlık ve sosyal altyapı alanlarının kapasitesi salgının yayılma hızı ile getirilen kısıtlamaların çerçevesini belirlerken; tam da şu anda alınmış ama gerçekleşmemiş mekansal kararları yeniden gözden geçirmekte fayda var. Zira Türkiye için de salgının kontrol altına alınması için yapılması gerekenler 3-5 haftayla sınırlı kalmayarak geçtiğimiz 15 yıldır yürütülen ekonomik ve mekansal politikaların da bir sonucu olacak.

Normal koşullarda dahi sağlıklı ve yaşanabilir çevrelerin yaratılması nüfusun büyüklüğü paralelinde gereksinim duyduğu sosyal teknik altyapı alanlarının ayrılmasını gerektirir. Mevcut sosyal teknik altyapı’nın salık verilen sosyal mesafe konusu ile beraber düşünülmesi de konunun diğer boyutu. Okullar, spor ve konser salonları gibi diğer kamusal kullanımlara ilişkin düzenlemeler de salgınla birlikte kentleri şekillendiren bir unsur olacak gibi görünüyor. Böylece kapitalizmin dayattığı maksimum kar güdüsünün de yeni düzenlemeye maruz kalacağını öngörebiliriz. Bu örneğin restoranlarda daha az masa anlamına gelirken; kapalı mekanlardaki ortak kullanım alanlarının genişletilmesine kadar uzayan bir dizi yeni düzenlemeyi gündeme getirecektir. Bu işin mekansal boyutu.

Bir de siyasal boyutu var bu meselenin. İstanbul’un son 15 yılda yıkıcı bir kentleşme deneyimi yaşadığını, kentte yaşanan mekansal dönüşümün hızına bakarak söyleyebiliriz. Salgınların ve depremin etkili olduğu kentlerde rant kaygısı ile inşa edilen AVM’lerin ve yoğun yapılaşmanın kentliye değil sadece sermaye sahibine o da kısa vadede bir kar sağladığını şimdi iflasın eşiğindeki kapalı AVM’lere bakarak öngörebiliriz. Kentsel yoğunlukları ve kentsel ölçek meselesini yeniden gözden geçirmek gerektiği bilgisi ile şimdi Kanal İstanbul’a, boşaltılan Atatürk Havalimanı için uzun vadede düşünülen projelere ve ancak kat adetleri arttırılarak gerçekleşebilen afet yasasına dayalı dönüşüm projelerine bir de bu gözle bakmakta fayda var.

[1] Kabisch, N., & Haase, D. (2014). Green justice or just green? Provision of urban green spaces in Berlin, Germany. Landscape and urban planning, 122, 129-139.

Bir Çağrımız Var
Az önce okuduğunuz haber, bağımsız bir medya organı tarafından size sunuldu.
Bağımsız gazetecilik; sermayeye karşı halkı, sömürüye karşı emeği, eşitsizliğe karşı adaleti, savaşlara karşı barışı, piyasacılığa karşı temel hakları, talana karşı doğayı, erkek şiddetine karşı kadınları, istismara karşı çocukları savunmanın olmazsa olmaz koşuludur.
Siz de gerçeğin sesini yükseltmek adına sorumluluk almak istiyorsanız, sadece birkaç dakikanızı ayırarak BirGün’e abone olabilir ve ‘#BirGünBenim’ diyebilirsiniz.
Şimdiden sonsuz teşekkürler…
BirGün bizim; hepimizin.
Tıklayınız