birgün

26° AÇIK

BİRGÜN PAZAR 07.06.2020 08:49

Şart olan eğitim mi, demokrasi mi?

Eğitim, her yurttaşın eşit koşullarda sahip olması gereken temel, insani bir hak olarak tanımlanmaktadır. Ayrıca, eğitim süreci içerisinde eşitsizliklerin giderilmesi ve sonuçta eşit bir noktada buluşulması hedeflenir. Eğitim ve demokrasi arasındaki karşılıklı benzerlik ve bağımlılığı barındıran ilişkisellik ve yakınsaklık nedeniyle malum soruyu sormamız gayet normaldir, normalleşmeye adım attığımız şu günlerde… Şart olan hangisidir? Eğitim mi, demokrasi mi?

Şart olan eğitim mi, demokrasi mi?

Aslıhan Hancı - Eğitimci

Eğitim ve demokrasi kavramlarının, toplumların gelişiminde oynadıkları roller bağlamında, birbirleriyle sıkı ilişki içinde oldukları söylenebilir. Ancak, hem “eğitim” hem de “demokrasi” öyle kavramlar ki nasıl tanımlanır ve şekillendirilirse o kadar farklı hallerle karşımıza çıkabiliyor. Her bireyin, her toplumun veya her siyasal yönetimin “eğitim” ve “demokrasi” kavramlarını kendine göre geliştirmesi mümkün olabiliyor. Bu nedenle, bu kavramlar tanımlanırken, toplumla ve bireyle kurulan ilişkilendirme önemli oluyor.

“Eğitim, toplum/birey için ne anlama gelmeli?”, “Eğitim ve toplum/birey arasındaki etkileşim ve alışveriş nasıl olmalı?” gibi sorular bu ilişki çerçevesinde ilk akla gelenler… Demokrasi kavramının toplum ve birey ile ilişkisi için de aynı veya benzer sorular sorulabilir. Demokrasiye de eğitime olduğu gibi toplum içi ilişkilerin ve işleyişin nasıl olması gerektiğine; bireyin hak, özgürlük ve sorumluluklarının ne olduğuna dair bir siyasal öz ve felsefi açılım yüklenebilir.

“Eşitlik” de yine her ikisiyle de öz olarak bağlantılı bir olgu. Eğitim, her yurttaşın eşit koşullarda sahip olması gereken insani temel bir hak olarak tanımlanmaktadır. Ayrıca, eğitim süreci içerisinde eşitsizliklerin giderilmesi ve sonuçta eşit bir noktada buluşulması hedeflenir. Hem demokrasi hem de eğitim için “eşitlik” olgusu, çıkış ve varış noktalarında kendi niteliklerini ölçecekleri bir mihenk taşı özelliği taşıyor. Her ikisi de bu ilkeden ne kadar tavizsiz ilerlerse o kadar güçlü ve nitelikli olur. Eğitim ve demokrasi arasındaki karşılıklı benzerlik ve bağımlılığı barındıran bu ilişkisellik ve yakınsaklık nedeniyle malum soruyu sormamız gayet normaldir, normalleşmeye adım attığımız şu günlerde… “Şart olan hangisidir? Eğitim mi? Demokrasi mi? Hangisi önceliklidir? Kim kimden doğar, etkilenir, etkileşir veya kim kimi etkiler? Demokrasi olmadan eğitim veya eğitim olmadan demokrasi nasıl olur? Olur mu?”

2 bin 400 yıllık soru

Kadim soruları tekrar soruyoruz. Bu sorular 2 bin 400 yıl önce Platon’dan başlayarak sorulmuş. Eğitim ve demokrasi, filozoflarca sayısız kez tartışılmış. Platon, eğitim olmadan demokrasinin olamayacağını, olsa dahi çok dayanamadan oligarşiye dönüşeceğini söylemiş. Ayrıca, eğitimsiz kitlelerle ve politikacılarla yaşanacak demokrasi uygulamalarında politikacıların demagoglara dönüşeceğini, kitlelerin de bu laf ebelerine kanıp kolayca kötü yöneticileri seçebileceğini ve yönetimin demokrasi adı altında despot bir rejime dönüşebileceğini savunmuş1. Dolayısıyla, ikisi bir arada olduklarında, toplum ve bireyi ne kadar olumlu ve geliştirici yönde etkiseler de biri olmadan diğerinin varlığının toplum ve bireye ne kadar zararlı sonuçlar üretebileceğinin binlerce yıl önce keşfedilmiş, yaşanmış ve görülmüş olduğunu söyleyebiliriz. Peki, bu kadar bilinen ve tartışılan “eğitim ve demokrasi” ilişkisinin olumlu sonuçlarını değil de olumsuz pratiklerinin sonuçlarını yaşamakta neden ısrar etmekteyiz?

Demokratik olmayan yöntemlerle belirlenen ve işleyen eğitim programları, içerikleri, okul türleri ve eğitim yönetimleriyle, eğitim sisteminde yaptığımız deneme yanılma değişimleriyle, eğitim kurumlarını nitelikli, niteliksiz olarak ayrıştırarak eğitimde niteliksizleşmeye devam etmekteyiz. Benzer biçimde kültürel, sosyal, tarihsel, ekonomik ve yaşama dair başka pek çok alanda aktif yurttaşlık bilinci ve katılımı gösteremeyen, kerameti kendinden menkul sandıklarda, feyzi de mutlak başka akıllardan veya otoritelerden alınan oylarla gösterilen “demokratik katılım” gösterilerinden ibaret demokrasicilik oyununu oynamaya devam etmekteler ileri ve gelişmiş olma iddiasındaki nice toplum ve devletler.

“Demokrasi ve Eğitim” adlı kitabı olan ve hayatının büyük bölümünü bu konulara adayan 20. yüzyıl düşünürlerinden John Dewey demokrasiyi, bir hükümet veya yönetim biçimi olarak görmez. Demokrasi anlayışını, insancıl yaşam deneyimlerine ve ortaklaştırılmasına dayandırır. Demokrasi, bireyler arasındaki ilişkinin zeminini de çizer. Her birey, kendi eylemlerini diğerlerininkine dayandırır ve başkalarını da kendisinin yönlendireceğini göz önünde bulundurmalıdır. Böylece, ortak eylem içinde olan insanların süreklilik gösteren faaliyetleri, insanların kendi yaptıkları ve duyguları üzerinde düşünmelerinin önüne geçen sınıf, ırk ve milliyet duvarlarının yıkılmasına, ayrımlarının ortadan kalkmasına neden olur2. ABD’li düşünür Dewey kitabını, 1916 yılında, yani yüz yılı aşkın süre önce yazmıştı. O günün gözüyle bugünün ABD’sine baksak ne buluyoruz? Dewey’den ABD’ye ne kaldı, görebiliyor muyuz?

Irkçılık salgın kadar öldürücü

Bugün ABD’de yaşananlar Dewey’in ne kadar öngörülü olduğunu doğruladı. Afro-Amerikan George Floyd’un başının beyaz polisin dizleri altında ezilmesi, ABD’nin özgürlük, eşitlik ve adaletten yoksun olduğunu göstermektedir. Demokrasi ve özgürlük timsali Amerikan rüyası içinde George Floyd nefes alamadı ve hemen arkasından nefes alamayan milyonlar, salgını hiçe sayarak sokaklara aktı. Çünkü ölüm zaten yanı başlarındaydı salgın kadar ve daha fazla öldürücüydü belki… Oysa Dewey’in tanımladığı demokrasi, hükümetler ve devletler üstü bir yaşam deneyimidir. Ona göre bireylerin ortak tutum ve ilişki geliştirmeleri ve bu yolla aralarında var olan sınıf, ırk ve milliyet duvarlarını yıkmalarını sağlayan bir deneyimdir demokrasi. Dolayısıyla demokrasi, Dewey açısından bir yönetim biçiminden çok daha fazla yaşamla ilgili ve yaşamsaldır aslında.

Farklı tarihsel dönemlerde, farklı içeriklere ve vurgulamalara sahip olarak bugünlere gelmiştir demokrasi kavramının diyakronik (art zamanlı) gelişimi. Bu gelişim süreci, Atina’nın aristokratik demokrasisi ve Roma’nın cumhuriyet demokrasisi denemeleri, yakın dönemde Abraham Lincoln’ün ‘halk için halk tarafından, halkın yönetimi’ tanımı, İngiliz Locke ve Fransız Montesquieu’nun aydınlanma çağındaki tanımlamaları ile devam eden ve modern çağın burjuva-liberal demokrasi anlayışları ile onun eleştirisinden çıkan Marksist proletarya demokrasisi anlayışlarına kadar dallanıp budaklanan bir süreç olarak izlenebilir, dünyanın demokrasi serüveni3. Bütün bu tarihsel süreçlerde, kimin demokrasisi veya kim için demokrasi olduğu belirlemiştir demokrasinin anlamını. Ya da tarihsel sürecin yapıcıları tarafından belirlenmiştir, demokrasinin ne olacağı, nasıl uygulanacağı…

Tüm dönemlerde, demokrasi kavramının ortaya çıkışı da bir anlamda eşitleme ihtiyacından kaynaklanmaktadır. Ezen ve ezilen, konuşan ve konuşmayan, öğreten ve öğrenen, zengin ve yoksul ya da iktidar ve halk arasındaki ilişkinin bir nebze de olsa eşitlik içerebilmesi, dezavantajlı konumda olana söz hakkı tanıma, sesini duyurma ihtiyacı “demokrasi” kavramının doğmasına yol açmıştır. Dolayısıyla, genişletilmiş demokrasi kavramı, bizi eşitliğe götürür. Ayrıca, eşitliğin demokrasinin ilkelerinden biri olduğu da bilinir. Eşitliğin eğitim için de hem süreç boyunca gözetilmesi/uygulanması/vazgeçilmemesi gereken bir ilke, hem de sürecin sonunda ulaşılması gereken bir hedef olduğunu bir kez daha hatırlamamız ve vurgulamamız gerekiyor. Unutmayalım ve üzerinde düşünelim ki; demokrasi ve eğitimin ortak ve önemli sorunlarından birisi de eşitliktir. Ve bu sorun, demokrasi ve eğitimin mutlak birlikteliği ve işbirliği içinde çözülebilecek bir sorun olarak tüm yakıcılığıyla önümüzde durmaktadır.

1Korkmaz, Esfender; Demokrasi ve Kalkınmanın Alt Yapısı: Eğitim, Sosyal Siyaset Konferansları, Sayı 72 – 2017,
http://dergipark.gov.tr/iusskd

2Dewey, John; Demokrasi ve Eğitim, Yeryüzü Yayınevi, 2004

3Er, Mücahit; Demokrasinin Tarihi Gelişimi, https://www.academia.edu/9351933/Demokrasinin_Tarihi_Geli%C5%9Fimi, 2014

Bir Çağrımız Var
Az önce okuduğunuz haber, bağımsız bir medya organı tarafından size sunuldu.
Bağımsız gazetecilik; sermayeye karşı halkı, sömürüye karşı emeği, eşitsizliğe karşı adaleti, savaşlara karşı barışı, piyasacılığa karşı temel hakları, talana karşı doğayı, erkek şiddetine karşı kadınları, istismara karşı çocukları savunmanın olmazsa olmaz koşuludur.
Siz de gerçeğin sesini yükseltmek adına sorumluluk almak istiyorsanız, sadece birkaç dakikanızı ayırarak BirGün’e abone olabilir ve ‘#BirGünBenim’ diyebilirsiniz.
Şimdiden sonsuz teşekkürler…
BirGün bizim; hepimizin.
Tıklayınız