birgün

24° PARÇALI BULUTLU

ARŞİV 23.12.2010 14:23

Sayılar ve Hayatlar

Sayılar Kırk altı. Kırk altı kişi. Adı belli kırk altı kişi. Adı belli iki yüz kişi arasından kırk altısı.

Sayılar

Kırk altı. Kırk altı kişi. Adı belli kırk altı kişi. Adı belli iki yüz kişi arasından kırk altısı. Adı belirsiz on binler arasından kırk altısı. Kırk altı ve diğerleri. Diğerleri bu kırk altının gideceği yere gidecek. Sonu belli bir yarıştalar sık nefes. Upuzun bir yolun ortasında yuvadan atılmış leylek yavruları, çırpınıyorlar. Kaçınılmaz sona meydan okuyan zayıf ve solgun yüzler. Hayatımızdan geçen solgun yüzler. O fotoğraflarda kardeşimiz, dayımızın oğlu, kapı komşumuz, yakın arkadaşımız var. Eşimiz, çocuğumuz, canımızın parçası var. İsimsiz ve hikâyesiz kırk altı kişi olarak geçip gitmelerine hayat penceresinden elverir mi gönlünüz? Ruhat Yıldırak, on dört on beş yaşında başladı çalışmaya. Okula gidecekken daha çalışması gerekti. Çalıştı. Askerlik çağı geldi. Askere gitti. Mehmetlerden bir Mehmet. Koşamadı, hatta yürüyemedi askerde. On beş gün sonra geri geldi Mehmet. Yirmi dördünde gömüldü doğduğu yere. Kısacık hayatında evlenmeye vakti olmadı. “bu köyde hep birileri ölür” diyor kardeşi.

Mustafa Bircan, 32 yaşında, Erhan Kaya, 34 yaşında, Ertuğrul Doğru, 27 yaşında,

Salih Atalay, 24 yaşında. Hayır, bu yaşlarında evlenmediler, borç harç eşya yapıp, kiralık bir ev bulmadılar maaşlarının yarısına, biraz daha fazla mesai yapıp bir fatura daha ödeyemediler. Bu yaşlarında baba olamadılar, çocuklarını okula da yollamadılar üç eksik, iki fazla çanta, defter toplayıp. Sıcak bir çay içmediler bir kış sabahında peynir zeytin ekmek fakir sofralarına oturup “hanımları” ile karşılıklı, huzur içinde gülüp hayatın zorluklarına. Hayır, bu yaşlarında öldüler sadece. Bu zor, bu çileli, bu fakir ama bu güzel hayat, yaşadığımız inatla, alındı ellerinden. Ertuğrul ve Salih aynı işyerinde 200 TL ye iki yıl çalıştılar. 200 TL. 200 TL bu memlekette 24 ve 27 yaşında iki delikanlının elinden alınan hayatının pahasıdır. Bir ay boyunca toz solumanın, gözünün ferini kota akıtmanın, hayatını o maviliğin üzerine beyaz bir iz olarak bırakmanın pahasıdır.  Birbirinin kaderine bağlanmanın, bir ay içinde birlikte ölmenin pahasıdır.

İsimler

İbrahim Güloğlu, Mustafa Kaleli, Adem İncirli, Yusuf İncirli, Hacı Ünal, Burhan İmrak, Cengiz Özkan, Kenan Söyüncü, Mehmet Vezir Arıkan, Sabri Celen, Şaban Altan, Kenan Temiz, Harun Poyaz, Erhan Akyürek, Recep Türkseven, Bedri Bıyık, Yusuf Bakır, Resul Edip, Hüseyin Özkaya, Beytullah Özkaya, Murat Aydın, Adem Abay. Birer rakam olarak geçebilmek için devlet kayıtlarına, ölümleri ile direnmeleri ve diretmeleri gerekti. O devlet kayıtlarıdır ki kimlerimizin attığı adımı, aldığı nefesi, ettiğimiz telefonu bilir. Ama bazen o devlet kayıtları ki kördür. Bazısı merdiven altına girmiş işyerlerini ve o işyerlerinde çalışan sigortasız işçileri gözü görmez. Bir de koskoca fabrikalar vardır içinde insan hayatına kastedilen. Onları da görmez. Görmek işine gelmez. Bu insanlar “Tokat Erbaa’da Libra Tekstil’de,  Kırklareli'de Balinler Tekstil’de, Vural Giyim Sanayi LTD’de, İdeal Rodeo’da çalıştık” derler, umursanmaz. “Silikozis bir meslek hastalığıdır, zira bu tozu bu ciğere sokmanın, bu kadar kısa sürede bu hastalığa yakalanmanın kota kum püskürtmekten başka yolu yok” derler. “tozlu yerlerde çalışmasaydınız” buyurur devletlü ağızlar. Olmayan(!) işyerlerinde çalışmış bulunan ve zaten-kayıtlarında- olmayan(!) işçilere “iş göremezlik geliri” bağlamaz devlet.

Devletin işi

Zaten devletin işi bu değildir. Devletin işi “Gereğinde 16-18 saat çalışması gerektiğini” bas bas bağırmaktır işçiye. Uslu sendikacısı da var hazır. Susar köşede uslu uslu. Torba yasasından bir “özürlü maaşı” çıkarır devlet dediğin. Yasa nasıl olsa “torba”. İçinden her an her şey çıkabilir. Bu kez kot kumlama işçilerine “özürlü maaşı” çıktı torbadan. Özürlü maaşının 100 ile 300 TL arasında olmasına mı yanarsın, işçilerinin bir türlü “meslek hastası” olamamalarına mı? Al maaşı, bodur bozdur harca. Zaten bu memlekette “özürlü” olabilmek de, meslek hastalığına yakalanmak da öyle kolay değil. Daha doğrusu meslek hastalığına yakalanmak, iş kazası geçirip, özürlü hale gelmek çok kolay da, bunu devlet katında ispatlamak zor. Özürlülük kriterleri misal bir gecede değişebilir. Bu gece özürlü yatan, yarın sabah özürsüz kalkabilir. %55 özürlü olarak işe girdiniz diyelim ki. Sonra bir gece yasa değişti. Sonra ertesi gün sizden bir rapor istendi. Aynı özürle gittiniz. Bu kez özrünüzün oranı düştü %30 a.  Özrünüz ortadan kalktı sizi sağlam mı saydılar? Hayır!. Özürlü müsünüz? Ona da hayır. Ama ne oldu? Memleketteki özürlü sayısını bir hayli düşürdük bir gecede. AB standartlarına uygun oldu.

Yüzsüzlük

Konumuza geri dönersek, daha önce defalarca bu hükümet kamuoyu önünde kot kumlama işçilerinin sorunları ve mücadelesine bir karşılık olarak “bu işi çözdük” cakasını sattı. Ama işçiler Ankara’dan ayrılıp daha evlerine varmadan verilen sözlerin kocaman yalanlardan ibaret olduğu anlaşıldı. Çalışma Bakanı bu kez de  “torba yasa ile hasta işçilerin çilesine son veriyoruz” diyor. “Torba”dan çıkan “özürlü maaşına” karşı işçilerin talebi net: “sigortası olup olmadığına bakılmaksızın, ilgili hakem hastanelerce silikozis hastalığına yakalandığı tespit edilen tüm hastaların, hastalıklarının ağırlıkları oranında sosyal güvenlik haklarından yararlanmaları için 5510 sayılı sosyal sigortalar ve genel sağlık sigortası kanunu ile 506 sayılı sosyal sigortalar Kanunu’nda gerekli düzenleme gerçekleştirilmelidir. Meslek hastalıkları hastanelerinden silikozis raporu alan işçilere iş göremez gelirinin bağlanması için, işçinin çalıştığını ispat yükümlülüğü kaldırılmalıdır. Çünkü silikozis yüzde yüz bir meslek hastalığıdır; mesleksel maruziyet dışında oluşamaz.” Nokta. Şimdi kot kumlama işçileri yeniden Ankara’dalar. Yatakları, yorganları ve hayatta kalabilmek için artık ihtiyaç duydukları oksijen tüpleri ile. Petrol-İş Ankara şubesine yerleştiler; Adakale Sokak No:6’ya. Adresi verdim zira hükümetteki partinin milletvekillerine adresle ilgili bir önerim var. Ya işçilerin talebini yerine getirin ya da başınıza o “torba”yı geçirip bu binanın önünden öyle geçin. Böylelikle insan yüzü taşıyan ama insan olmayanları ayırt edebiliriz ekseriyetten.

 

Bir Çağrımız Var
Az önce okuduğunuz haber, bağımsız bir medya organı tarafından size sunuldu.
Bağımsız gazetecilik; sermayeye karşı halkı, sömürüye karşı emeği, eşitsizliğe karşı adaleti, savaşlara karşı barışı, piyasacılığa karşı temel hakları, talana karşı doğayı, erkek şiddetine karşı kadınları, istismara karşı çocukları savunmanın olmazsa olmaz koşuludur.
Siz de gerçeğin sesini yükseltmek adına sorumluluk almak istiyorsanız, sadece birkaç dakikanızı ayırarak BirGün’e abone olabilir ve ‘#BirGünBenim’ diyebilirsiniz.
Şimdiden sonsuz teşekkürler…
BirGün bizim; hepimizin.
Tıklayınız