birgün

7° PARÇALI BULUTLU

SİYASET 08.01.2020 16:14

Selahattin Demirtaş: Keşke konuştuklarımızı hayata geçirebilseydik

Selahattin Demirtaş, bugün yapılan duruşmada yaptığı savunmasında 13 Eylül 2015 ve 24 Ekim 2015 tarihlerinde yaptığı konuşmaların dökümlerini aynen aktardı.

Selahattin Demirtaş: Keşke konuştuklarımızı hayata geçirebilseydik

Edirne Cezaevi’nde tutuklu bulunan HDP eski Eş Başkanı Selahattin Demirtaş, yargılandığı, 33 dosyanın birleşmesiyle oluşturulan ana davasında ikinci gününde Ankara 19. Ağır Ceza Mahkemesi’nde devam ediyor. Duruşmada, Demirtaş, savcının, 'terör propagandası' ve 'örgüt yöneticiliği' suçlarında delil saydığı 13.09.2015 tarihinde Lice'de ve 24.10.2015 tarihinde yaptığı konuşmaları okudu. Savcının konuşmaları nasıl değerlendirdiğinin umrunda olmadığını söyleyen Demirtaş, "Keşke orada konuştuklarımı hayata geçirebilecek siyasi gücümüz olsaydı. Üzüntüm sadece buna dair olur" ifadelerini kullandı.

Dün duruşmayı izlemek için İsveç’ten gelen Sınır Tanımayan Avukatlar üyesi Per Stadig ve Stende Geer Sincan Cezaevi Kampüsü’nden içeri alınmamıştı. Per Stadig Türkiye’ye birçok kez duruşmaya katılmak için geldiğini ve daha önce böyle bir uygulama ile karşılaşmadığını söyledi. Stadig, "Sınır Tanımayan avukatlar olarak ilk kez geliyorum. 1988 yılında ilk kez geldim o dönemde Askeri Mahkemelere dâhi alınıyorduk, böyle bir sorun yaşamadım” dedi.

Demirtaş duruşmaya tutuklu bulunduğu Edirne F Tipi Kapalı Cezaevi’nden Ses ve Görüntü Bilişim Sistemi (SEGBİS) aracılığı ile katıldı. Avukatların hazır bulunduğu duruşmaya HDP milletvekilleri Mithat Sancar, Züleyha Gülüm, Mehmet Rüştü Tiryaki, Murat Çepni, Zeynel Özel ile partililer izleyici olarak katıldı.

Dünkü duruşmaya alınmayan Sınır Tanımayan Avukatlar’dan Per Stadig ve Stende Geer, bugünkü duruşmaya alındı. Avrupa Sosyalistleri Partisi (PES) heyeti ise polis tarafından engellendi. Mahkeme heyetinin yabancı heyetlerin duruşmaya alınmasına dair kararı olmasına rağmen polis, PES heyetini Cezaevi Kampüsü dışında bekletti. Mahkeme heyeti ile yapılan görüşmeler sonucunda PES heyeti de duruşma salonuna alındı.

Duruşmada Demirtaş hakkında hazırlanan 3 numaralı fezlekeye dair savunma yaptı. Demirtaş şunları söyledi:

"Günaydın herkese, tekrar merhabalar. Avukat arkadaşlara, bütün izleyen arkadaşlara teşekkür ediyorum, kolaylıklar diliyorum. 3 no’lu fezlekeye dair savunmamı bugün mahkemenizle paylaşmak istiyorum. 3 no’lu fezleke, 2015 yılına ait bir fezleke. Uzun bir fezleke, tamamını okumayacağım. Çünkü çok sayıda standart bilgi dediğimiz KCK yapılanması nedir ne değildir diye sayfalarca şablon bir giriş yaptıktan sonra Ertuğrul Kürkçü, Figen Yüksekdağ, Selma Irmak, Sırrı Süreyya Önder ve benim çeşitli zamanlarda yaptığımız konuşmaları esas alan bir fezleke. Fezlekenin esası Demokratik Toplum Kongresi’nde yapmış olduğumuz bazı konuşmalar. Hakeza basın toplantısında ifade ettiğimiz görüşler, televizyon programında ifade ettiğimiz görüşler ve yanılmıyorsam iki ayrı mitingde yaptığımız konuşmalardan oluşan bir fezleke. Yani 4 veya 5 konuşmamdan müteşekkil bir fezleke.

Daha önce de belirttiğim gibi fezlekeye alınan, bana ait olduğu söylenen konuşmalar bütün fezlekelerde olduğu gibi cımbızlama yöntemi ile seçilmiş, birkaç cümle peş peşe getirilerek bir algı oluşturulmuş. Bütün savcıların bizim hakkımızda düzenlediği fezlekelerin, iddianamelerin zaten genel tarzı budur. Sadece bu iddianamede değil, Cumhurbaşkanına hakaret dosyasında ya da başka mahkemelerde açılmış Başbakana hakaret ya da TCK 301’le ilgili dosyaların tamamında konuşmalarımın tamamı ya çarpıtılmış ya da cımbızlama yapılmış. Tabii savcıların bilmeden yaptıkları bir çalışma değil. Aleni bir şekilde çarpıtma, kumpas, kamuoyunu yanlış yönlendirme hatta mahkeme heyetlerini yanlış yönlendirme amaçlı düzenlenmiş iddianameler ve fezlekelerdir. Bu nedenle ben konuşmalarımın tamamını istemiştim, mahkemeniz de bilirkişiye yazdı ve şimdi elimde bilirkişi tarafından çözümü yapılmış ilgili konuşmaların tam metni var. Ben bunu hem okumak istiyorum kayıtlara geçmesi açısından hem de konuşma bana ait mi değil mi ondan sonra yapabilmem açısından. Bilirkişi raporlarını okuyarak savunmama başlamak istiyorum.

Önümdeki ilk bilirkişi raporu 13.09.2015 tarihinde Lice ilçesinde yapılan konuşmaya ilişkin iki adet CD ve DVD’nin çözüm tutanağıdır. Bu çözüm tutanağına göre bazı bölümlerde benim konuşmama rastlanmamış, konuşmama rastlandığı bölüm şöyle başlıyor. Onu kelimesi kelimesine okumam gerekiyor ki konuşmamın mahiyeti itibariyle ne demek istediğim tam olarak anlaşılmış olsun. Şöyle; Selahattin Demirtaş: Lice’deki miting, otobüsün üzerindeyiz bir görüntü var. Yanımda çok sayıda milletvekili arkadaşım var, on civarında. Bu bir parti mitingi, parti otobüsünün üstündeyiz. Kamuoyuna hitap ediyoruz.

"Değerli kardeşlerim, değerli hemşerilerim, can arkadaşlarım. Tüm arkadaşlarım adına özellikle hepinizi sevgiyle, saygıyla hürmetle selamlıyorum. Hepinize sonsuz teşekkürlerimi iletiyorum. Arkadaşlarımızla birlikte biliyorsunuz günlerdir bir barış yürüyüşü, barış kervanı olarak yol yürüyüşü gerçekleştiriyoruz. Bugün de tarihi boyunca acıların, zulmün en büyüğünü yaşamış, bütün baskılara rağmen geri adım atmamış, direnmiş, özgürlük ve barışta ısrarcı olmuş bir kaledeyiz. Lice’deyiz. Sizlerle birlikteyiz. Hepiniz hoş geldiniz. (sloganlar atılıyor). Bizler size, buraya halkımızın nerede nasıl zulüm çektiğini anlatmaya gelmedik. Lice’den daha fazla zulüm yaşayan yok. Defalarca Lice’ye yaşatılan daha fazla maalesef hiçbir yerde böyle katliamlar, zulümler yaşatılmadı. Bizim bu yürüyüşümüzde anlaşılmıyor, gezimizin temel nedeni faşizme halkın barış vurgularını anlaşılmıyor. Elbette karşımızdaki muhataplar, Ankara’daki yöneticiler, yıllarca denenmiş, uzun yıllardır defalarca denenmiş, sonuç alınmamış baskı politikalarını bir kez daha deniyor olabilirler. Bir kez daha 80’lerde 90’larda ülkede yaşanan, yaşatılan şeyleri hepimize bir kez daha yaşatmak istiyor olabilirler. Bugün Cizre’de yaşananlar, Silvan’da yaşananlar, Sur’da yaşananlar, Varto’da, Lice’de yaşananlar ve yaşatılanlar ne kadar sığ bir aklın, çözümden uzak bir aklın topraklarımızda harekete geçtiğini zaten gösteriyor. Şimdi değerli kardeşlerim, biz Ankara’nın akılsızlığıyla, Ankara politikalarının çıkmaz sokak akılsızlıklarıyla da uğraşacak halde değiliz.

"Kürt halkı, kendi meclisleriyle, belediyesiyle kendini yönetmek istiyor"

"Mevzu biz ne yapacağız, burada temel kritik soru budur. Bugün Lice'deyiz. Bu isyanın başladığı yerdeyiz. Dolayısıyla verdiğimiz vereceğimiz mesajların çok doğru, çok iyi anlaşılması lazım. Her şeyden önce Kürt halkı öylesine bir güç, öylesine bir iradedir ki taleplerinden beklentilerinden hiç kimse vazgeçiremez, hiç kimse geri adım attıramaz. Kürt halkı, bir halk olarak Allah'ın yarattığı var ettiği gibi, Kürt gibi yaşamak istiyor. Kendi ana vatanında, köyünde, bağında bahçesinde, tarihiyle geçmişiyle, anadiliyle barışık yaşamak istiyor. Yaşadığı yerlerde kendini örgütlemek istiyor. Atanmışların değil seçilmişlerin yetkili olduğu, kendi meclisleriyle, belediyesiyle kendini yönetmek istiyor. Bu talepler sadece Kürtler için değil, bütün Türkiye için en demokratik çözüm yolunu, en demokratik anlayışı gösteren taleplerdir. Bunlardan vazgeçmek, biz vazgeçsek de halkın vazgeçmesi mümkün değil. Çünkü bir halk kendi elinden dilini, tarihini, geçmişini alırsanız onursuz bir halka dönüşür. Nasıl ki bir bedenden ruhu çekersen, nasıl ki bedenimizden ruhu aldığımızda geriye kemik yığını, et yığını kalıyorsa; bir halkın dilini kültürünü tarihini aldığınızda geriye et yığını kalır. Bundan vazgeçmek mümkün değil. Fakat bizler HDP olarak Türkiye'nin dört bir yanından farklı kimlikler, inançlar, farklı mezhepler, farklı anlayışlar olarak bir araya gelmiş bir parti olarak halkımızın özgürlük taleplerini, halkımızın demokratik taleplerini savunmak, her yerde korkusuzca halkımızı savunmak, her yerde halkımızın arkasında durmak ve demokratik siyasi yollarla çözümü aramak için her zamankinden daha fazla güçlüyüz. Ankara savaşta ısrar edebilir. Birileri Ankara'da tetiğe basmanın kolay olduğunu ve kendilerine oy kazandıracağını düşünebilir ama biz HDP yani Kürt halkının da demokratik siyasi öncüleri olarak bu savaşa dur demek zorundayız. Bunun için halkımızla birlikte barışı haykırmak zorundayız diyerek yola çıktık.

"Savaş politikalarını durdurmanın en etkili yolu barış çığlığını daha fazla haykırmaktır"

"Ankara'daki savaş politikalarını durdurmanın en etkili yolu barış çığlığını daha fazla haykırmaktır. Barış demek teslimiyet demek değildir. Müzakere demek, masaya dönün demek; 'Sayın Öcalan'la masaya yeniden oturun' demek; teslimiyet, korkaklık demek değildir. Halkımız her yerde baskı, katliam politikalarına karşı direnebilecek güçtedir elbette. Ama diyalog kapılarını, müzakere kapılarını sonuna kadar zorlamak da bizim işimizdir. Seçilmişlerin, milletvekillerinin işidir. Çünkü biz size söz veriyoruz. Sizden oy isterken, destek isterken size bir söz veriyoruz. 'Biz bu topraklara demokratik mücadele ile barışı özgürlüğü getireceğiz' dedik ve bunun için yollardayız. Evet, silahlar sussun diye yollardayız. Ve bu talebi bu isteği halkımız adına, sizler adına dile getirirken bir şeyden eminiz; bugün silahların susması en çok da halkımızın (anlaşılmıyor) bizlere yarayacak. Çığlığımızın, haykırışımızın, bu barış yürüyüşünde ortaya çıkan bu barış taleplerinin duyulması gerekir. Kandil'de de Ankara'da da duyulması gerekir.

"Siz bize destek verirken, oy verirken Ankara'da gidin koltuklarda oturun diye oy vermediniz"

"Biz büyük bir demokrasi gücüyüz. Bütün saldırılara karşı kendimizi koruyacak gücümüz var. Fakat bu saldırılar karşısında eğer çaresiz, eğer umutsuz olsaydık, eğer gerçekten tutunacak hiçbir dalımız kalmasaydı; evet, belki bugünkü durum daha da derinleşebilirdi. Ama çaresiz olmadığımızı siyasetçiler olarak gösteriyoruz, göstermek durumundayız. Halkımızın öncüleri olarak tek bir insanımız yaşamını yitirmesin diye bizler yollardayız. Siz bize destek verirken, oy verirken Ankara'da gidin koltuklarda oturun diye oy vermediniz. Eğer birileri canını ortaya koyacaksa biz koyacağız; gençlerimiz değil, halkımız değil. Sizlerin ve bizim özgürlük, barış, demokrasi mesajlarını eğer devlet ve hükûmet farklı okumaya devam ederse inanın ki kendi kazdıkları kuyuya düşecekler. Kaybeden her zaman zulümden yana olanlardır. Kaybeden her zaman baskıdan haksızlıktan yana olanlar olacaktır.

"Hep iş yeri yakılan, köyü yakılan, siz oldunuz. Dili yasaklanan siz oldunuz"

"Bizler mazlum bir halkız. Lice halkı kimsenin dilini, kültürünü yasaklamış bir halk değil. Kimsenin köyünü yaktınız mı? Kimseyi buralardan sürdünüz mü? Kimsenin iş yerini yaktınız mı? Hep iş yeri yakılan, köyü yakılan, mezrası yakılan siz oldunuz. Dili yasaklanan siz oldunuz, mazlum olan sizsiniz, haklı olan sizsiniz. Haklı olan her zaman kazanacaktır. Bu defa da sizler kazanacaksınız değerli kardeşlerim, bundan emin olun.

"Sanmasınlar ki bu ırkçı dalga, sırf Kürt'tür diye insanlara saldıranlar kazanacak"

(Sloganlar atılıyor) "Biz de sizlerle gurur duyuyoruz. Biz halkımızın bu direnişçi ruhuyla, bu duruşuyla gurur duyuyoruz. Gurur duyulması gereken birileri varsa sizsiniz. Sizler en zor zamanlarda, en zahmetli zamanlarda mücadele yürütmüş insanlarsınız. Asıl gurur duyulması gerekenler sizlersiniz. Bu nedenle sizlerden ricamız, bütün halkımızdan ricamız; birliğinizi beraberliğinizi asla bozmayın. Bu zor günlerden çıkışın en kritik formülü birlik-beraberliktir. Yan yana durun. Omuz omuza durun. Sadece Lice değil, her yerde ezilen kim varsa, baskı altında katliam altında olan kim varsa onların yanında durun. Dayanışma içinde olun. Bu fırtınalı günler elbet geçecek. Bugün savaş politikaları ile sonuç alacağını düşünenler geçmişte olduğu gibi bir kez daha bunun bir yanılgı olduğunu görecekler. Size faşistçe ırkçı saldırılarda bulunanlar kaybedecek, kardeşlik kazanacak. Her şeye rağmen, ne olursa olsun, saldırı nereden gelirse gelsin asla ırkçılığa savrulmadan birbirimizle dayanışma içinde olacağız. Sanmasınlar ki bu ırkçı dalga, faşist saldırılar, parti binalarımızı yakanlar, sırf Kürt'tür diye insanlara saldıranlar, otobüsleri yakanlar sanmasınlar ki onlar kazanacak. Bakın bunların hepsi geçicidir.

"Yoksa ırkçılık en kolay olanıdır. Sırf Alevidir diye bilmem nedir diye saldırılmaz, kimsenin iş yeri yakılmaz. Arabasını yakmak, evini yakmak onursuzca bir tutumdur. Onurlu olan, doğru olan kimliğini ayırmadan, dinini, mezhebini, inancını ayırmadan ona sahip çıkmak, acısına sahip çıkmaktır. Bizler bu nedenle HDP’yi var eden bu kardeşlik duygusuyla, eşitlik, adalet duygusuyla büyüdük. Bu yüzden bu noktaya geldik. Sizler öncülük yaptınız en zor günlerde partimize sahip çıktınız şimdi partimiz halkımızdan destek alarak iktidarı düşürmeyi başardığı için bu kadar saldırı altındadır. Partimizde artık sadece Kürtler yok; Türkler var, Araplar var, Çerkesler var, Lazlar var, Gürcüler, Ermeniler, Aleviler, başörtülüler var. Êzidî var, Süryani var her halktan her inançtan insanımız var, milletvekilimiz var. Türkiye’nin zengin fotoğrafı ne ise HDP artık tıpkı bir çiçek bahçesi gibi rengarenk bir partidir. Hazmedemedikleri şey budur işte, içine sindiremedikleri budur.

"Eğer bir çıkış yolu arayacaksak ezilen hangi halk varsa el ele vereceğiz"

"Çünkü HDP’nin başarısı demek sadece Türkiye’de değil Orta Doğu’da halkların başarısı demektir. Bu coğrafyada tek bir kimlik, tek bir inanç yoktur. Bütün kimlikler, bütün inançlar, mezhepler geçmiş yüzyıllarda 300-400 yıldır bir biriyle savaşarak, birbirini katlederek bak bugünlere geldi. Bütün Orta Doğu’ya bir bakın, özellikle Müslüman halkına, İslam coğrafyasına bir bakın; kandan göz yaşından başka ne var? Sadece iç savaşlar var ve sadece birbirlerini katlediyorlar. Kim kazanıyor? Nerede, hangi Müslüman kazanmış? Kaybedenler hep biziz. Dolayısıyla değerli kardeşlerim eğer bir çıkış yolu arayacaksak sadece Kürtler olarak değil, sadece Müslümanlar olarak değil, Sünniler olarak değil coğrafyamızda Kürdistan’da, Orta Doğu’da, Anadolu’da ezilen hangi halk varsa el ele vereceğiz. Birlikte direneceğiz, kendi kimliğimizi kültürümüzü de inkâr etmeden onu ezdirmeden kendi ana vatanımızı ve tarihimizi unutmadan, haklarımızı da savunarak hep birlikte kurtuluşa gideceğiz.

"Bak işte Rojava’da denenen budur. Rojava’da hayata geçirilmeye çalışılan budur. İşte bu nedenle HDP’yi büyük bir tehdit ve tehlike olarak görüyorlar. Bu yüzden bizi ortadan kaldırmaya çalışıyorlar. Sizler cefakar, fedakar, emektar Lice halkı, HDP’ye son seçimde yüzde 94 destekle sahip çıktınız. Yani buradaki halkımızın tamamı bu projeye destek verdi. Bu kardeşlik projesine destek verdi. Sizin yüzde 96’ymış kusura bakmayın hakkınızı yemeyelim. İnanın ki tek suçumuz budur işte. Lice’nin başka suçu günahı yok. Kendi iradesinin arkasında yüzde yüz durduğu için Türkiye genelinde yüzde 12 oy ve 6,5 milyon insan bu projeye destek verdiği için bu saldırı altındayız. Bu saldırıları kırmanın yolu HDP’den vazgeçmek değil, HDP’ye daha sıkı sıkıya sarılmaktır. Bunun kıymetini Ankara anlamamış olabilir. Bunun değerini Ankara anlamamış olabilir. Ne kadar kıymetli bir iş yaptığımızı Ankara anlamamış olabilir ama bu mücadeleyi yürüten Kürt hareketinin bütün bileşenlerinin de bunun kıymetini anlamasını bekliyoruz. HDP az buz bir iş yapmadı. Büyük fedakârlıkla, baskıyla, seçim kampanyasındaki bombalama ve tehditlere rağmen binbir zorlukla büyük bir zafer ve başarı elde etti.

"Kürt hareketinin bütün bileşenlerinin de HDP’nin yürüdüğü yolun nereye varmak istediğini bilmesi gerekir"

"O nedenle Kürt hareketinin de bütün bileşenlerinin de HDP’nin yürüdüğü yolun nereye vardığını, nereye varmak istediğini bilmesi gerekir. Halkların Demokratik Partisi bütün bu bileşenlerle işte bütün bu çiçek bahçesi duruşu ve ruhuyla Sayın Öcalan’ın desteğiyle yürüdü ve bugünlere geldi. Bunun kıymetini o nedenle herkesin iyi anlaması lazım. HDP neyin ne olduğunun farkındadır. Halkımızın üzerindeki tehditlerin ve tehlikenin farkındadır. Katliam politikalarının farkındadır. Tarihi olarak nereden geldiğimizin nereye gittiğimizin farkındadır. Biz halkımızın çıkarlarının nerede olduğunu iyi görüyoruz. Yürütülen bütün çalışmaların ve çabaların bizi özgürlüğe doğru götüreceğinin farkındayız. Ama isteğimiz şudur ki herkesin HDP’nin farkında olması lazım. Biz nasıl halkımızın direnişinin, onurunun arkasındaysak, bütün Kürt hareketinin de HDP’nin arkasında olması lazım. 1 Kasım’da HDP seçime giriyor. HDP bir kez daha halkının özgürlüğünü düşünerek 1 Kasım’da zafere yürüyor. Bizim bütün dostlarımızın da bunu görmesi lazım. Bütün Orta Doğu ve hatta uluslararası camia 1 Kasım seçimlerine kilitlenmişken, herkes hesabını 1 Kasım üzerine kurmuşken bizler seçimden vazgeçemeyiz. Buralarda seçim güvenliğini ortadan kaldırmak için sokağa çıkma yasakları, operasyonlar yapıyorlar. Ama bize düşen koşullar ne olursa olsun HDP’yi bu seçimde bir kez daha yüzde 10’nun değil yüzde 13’ün üzerine taşımak, yüzde 20’lere taşımak olmalıdır. Burada tabi ki seçim döneminde Lice’ye büyük görev düşüyor demeyeceğim zaten orada topu topu yüzde 4 kalmış. Lice’ye daha nasıl görev düşecek. Lice daha görevini nasıl yapacak.

"Asıl Türkiye’nin batısındakiler bu eli tutmalı,"

"Asıl görev Lice’nin bu duruşuna uygun bir sahiplenmeyi Türkiye’nin batısında görmektir. Asıl görev Türkiye’nin batısına düşer. Lice üzerine düşeni yapıyor. Asıl Türkiye’nin batısındakiler bu eli tutmalı, Türkiye’nin batısındakiler bu iradeye sahip çıkmalı. Birlikte yaşam, beraber yaşam, bölünmeden, parçalanmadan, birbirine düşmanlaşmadan, yozlaşmadan yaşam. İç savaş olmadan huzur içerisinde bir yaşam. Bunu Lice istiyor, Cizre istiyor. Bu nedenle kendi iradesine sahip çıkıyor bu nedenle atanmışlar değil seçilmişler beni yönetsin diyor. Özyönetim budur işte. Türkiye’nin batısı HDP’ye kıymet verdi, bizim için çok değerlidir ama bugünlere daha fazla sahip çıkmak için Edirne’den, İstanbul’dan, İzmir’den, Antalya’dan Cizre’ye, Lice’ye, Yüksekova’ya sahip çıkan sesleri duymak istiyoruz. Çünkü buradaki el birlikte yaşam, özgür ve kardeşçe yaşam elidir. Bu elin de havada bırakılmaması ve bu elin tutulması lazım.

"Buradan batıya seslenmek istiyoruz; burası zaten barışa hazır"

"Herkes bir oyundan, bir tezgâhtan bahsediyor. Eğer ortada bir tezgah varsa gerçekten Türk’ü Kürt’ten ayırmaya yönelik bir tezgah varsa ve Türkiye’nin batısı bu tezgaha düşmeyeceğiz diyorsa bunun yolu Kürtlerin iş yerini yakmak değil, Kürtlerin elinden omzundan tutmaktır. Kürt zaten barış elini uzatmış. Sen adamın iş yerini yakarsan bir arada yaşam nasıl olacak kardeşim? Nasıl olacak? Sizlere, işte Lice’ye getirmemizin nedeni budur. Lice zaten fedakârca üzerine düşeni yapıyor. Asıl Lice’den bizler Türkiye’ye mesaj vermek istedik. Asıl burası, fedakârlığın yapıldığı yerdir, zulmün katmerli olduğu yerdir. Buradan batıya seslenmek istiyoruz. Burası zaten barışa hazır. Siz de eğer (anlaşılmıyor) işletirseniz akan duracaktır, çatışmalar duracaktır. Bir an önce ateşkes istiyorsak, bir an önce silahlar sussun, eller tetikten çekilsin diyorsak işte Lice barışı haykırdıkça oradan batıdan da barış sesinin yükselmesi gerekiyor.

"Bizler acılar, cenazeler arasına ayrım koymadık"

"Siz değerli kardeşlerim, sizler hakkınızı hukukunuzu ararken elinizden çalınmış, alınmış olanı ararken hiçbir zaman mağdur olan mazlum olanı asla bir kez daha mağdur etmediniz. Bunlardan sonra da halkımızın bu çizgisini bozmaması lazım. Bizler acılar, cenazeler arasına ayrım koymadık. Askerin-polisin canı can değil midir dedik? Onun anası babası ana-baba değil mi dedik? Onun yüreği yürek değil mi dedik? Kürt gencinin, Kürt gerilasının ana babası nasıl ağlıyorsa Türk’ün de, askerin de, polisin de ana babasının acısı aynıdır. Gözyaşları arasında fark var mıdır? Bunu analardan daha iyi anlayacak kim var? O yüzden acılar arasına bu güne kadar ayrım koymadınız bundan sonra da öyle yapın. Hepsi bizim evlatlarımızdır demeye devam ediyoruz. Bu doğru bir çizgi, doğru bir duruştur. Bakmayın siz öyle ülkenin Cumhurbaşkanı, Başbakanı çıkıp televizyonlarda 2 bin tanesini gömdük diyorlar. 2 bin teröristi öldürdük diyorlar. Yalan mı doğru mu onu tarih yazacak ama el insaf. 2 bin terörist gömdük onları temizledik dediğiniz 2 binin de anası babası yok mu? Onların da acısı acı değil mi? Hadi 2 bin taneyi milleti kandırmak için kafadan atıyorsun. 2 bin değil 20 olsun, 2 olsun. O 2’nin de anası babası vardır. Bak Dağlıca’da, Iğdır’da orada öldürülen askerin polisin anası babası nasıl ağlıyorsa; şehirde, dağda öldürdüğün Kürt gençlerinin anası öyle ağlıyor. Analar ağlamasın diye yola çıkan sen değil miydin? Buna destek veren biz değil miydik. Anaların ağlamasın diye sadece Türkün anası ağlamasın diyemezsin. Sadece Türkün anası ağlamasın diyemezsin. Bunların acılarının arasına fark koyamazsın. En büyük tehlike budur işte. Bakın dün ne diyordu? Dün diyordu analar ağlamasın diye yola çıktık. Başbakan bugün diyor ki ama birlikte ağlayabilirsiniz, ağıt yakabilirsiniz. Ne kadar yazık ne kadar yazık. Bu politikalar hepsi kaybetmiş tüketilmiş politikalardır. Sandık için oy için yapıyorsanız oradan da yanılıyorsunuz. Türkiye toplumunun vicdanı uyanmıştır artık. Emin olun şu TV’lerde otobüs yakanlar, parti binaları yakanlar inan ki Türkiye toplumunun geneli böyle değildir. İnsan artık vicdanlıdır olup bitenleri görüyorlar. Bak şehit cenazelerinde anneler, babalar, kardeşler nasıl haykırıyorlar (anlaşılmıyor) savaşına evlatlarımızı kurban etmeyeceğiz diyorlar. Haklılar, hiç kimse bu savaşa evlatlarını kurban etmek zorunda değil. Müzakere kanallarının ziyaret kanallarının açılması için sonuna kadar uğraşacağız ve hazırız. (anlaşılmıyor) gün gelecek yakın zamanda bir kez daha bir kez daha bizler... “ (Bitiyor başka bir CD’de devam ediyor)

"HDP’ye baskı yapacağınıza halkın sesine kulak verin"

“Demokratik talepler bizim vazgeçebileceğimiz bir durum değil. Biz vazgeçsek, 80 milletvekili çıksa dese ‘Kürtler hiçbir şey istemiyor’ siz yine vazgeçmezseniz. O nedenle HDP’ye baskı yapacağınıza halkın sesine kulak verin. Halkın taleplerine kulak verin. Halkın iradesine seçilmişlerine baskı yapmaktan vazgeçin. Bir tane değil, belediye başkanlarının hepsini içeriye atsanız; milletvekillerinin dokunulmazlığı değil, 80 insanı içeri atsanız da halk taleplerinden vazgeçmez. 80’imizi de katletseniz halk yine vazgeçmez. Korku ile baskı ile halkın özgürlük taleplerine geri adım attıramazsınız. Örneği burada Leyla Zana, 15 yıl içeride yatırdınız. Ne oldu? O yanlış politikaları savunanlar Leyla Zana’nın davasını düşürdü mü? Yok, daha da büyüdü. Bak milyonlar artık bu dava (anlaşılmıyor) davasına dönüştü. Küçülenler kim oldu şimdi bir kez daha aynı politikalara dönerse? Evet, halk belki zarar görür bedel öder ama kaybetmez. Devlet kaybeder, hükümetler kaybeder, Ankara’daki siyasetçiler kaybeder. Olan yitip giden canlara olur. Çekilen zulme olur, acılara olur. 10 yıllarımızı kaybetmiş oluruz ama halk davasından vazgeçmez. Bir insanın dili, tarihi, kimliği, inancı onun haysiyeti onurudur. Hiçbir onurlu halk bunlardan vazgeçmez. Kökünü kazısanız yine vazgeçmez. Tek bir kişi kalsa yine vazgeçmez. Ankara’nın artık bunu anlaması bunu kafasına sokması lazım. Bizler buradan ayrılıyoruz. Yüreğimiz, gönlümüz sizlerle. Biz Lİce’yi, Lice’nin duruşunu direnişini, Lice’nin bu tarih yazan serhildan duruşunu gönlümüze kazıyarak buradan ayrılıyoruz. İnşallah yakın zamanda barış yolunun açıklandığı müjdesini halkımızla paylaşmak istiyoruz. İnşallah o günler yakındır hep birlikte bunu başaracağız. Sizlere bütün arkadaşlarım adına sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum. Allah hepimizin yolunu açık etsin, Allah bu barış özgürlük yürüyüşünde hiçbirimizi mahcup etmesin. Sağ olun var olun değerli kardeşlerim, değerli hemşerilerim.”

"Bu Lice’de, mitingde yaptığım konuşma. Bu konuşmanın yapıldığı tarih 7 Haziran-1 Kasım arasıdır. Bazı yerlerde sokağa çıkma yasakları ilan edilmiş, bazı ilçelerde hendekler kazılmış ama yoğun bir çatışma ve operasyon başlamamış, biz de durdurmaya çalışıyoruz. (Mahkeme başkanının araya girerek ‘bu okuduğunuz konuşmanın herhangi bir yerine itirazınız var mı’ sorusuna) Yok. Yani anlaşılmayan yerler var ama önemli değil. Esas itibariyle meramımı anlatan bir bilirkişi çözüm tutanağı olmuş. Bu konuşma bana aittir içeriğine de katılıyorum.

"Savcıya göre bu konuşma bir terör propagandasıymış"

Dediğim gibi çatışmaları durdurma amacıyla yaptığımız hem seçim kampanyası hem de gerilimleri durdurmaya yönelik gezilerimizden bir tanesiydi. Birçok ilçeye ve ile gittik. Şimdi savcı fezlekede bu konuşma metnini almadan ‘13.09.2015 tarihinde Lice’de yaptığı konuşma, işte hendek-barikatları direniş olarak sahiplenme ve bunun hazırlığını yapma mitingi’ olarak fezleke ve iddianamede yorumlamış. Başka konuşmalar da var onları da ben okuyayım sonra değerlendirmemi bütünlüklü yaparım. Ama savcıya göre bu konuşma bir terör propagandasıymış.

Devam ediyorum. Şimdi 24.10.2015, yani Lice’de konuşma yaptığım tarihten yaklaşık 40 gün sonraki bir başka konuşmam, İMC TV’de yayınlanmış, muhtemelen DTK’de yaptığım konuşmadır. Canlı yayınlandığı için İMC TV’den alınmış kayıt CD’ye kaydedilmiş ve bilirkişi çözüm yapmış. Bu konuşmam da fezlekeye terör propagandası olarak alınmış tabii ki. Belki avukatlarım değinecektir birkaç konuşma birleştirilerek terör propagandasından sevk maddesi düzenlenmemiş, örgüt yöneticiliğine dönüştürülmüş. Bu konuşmalar benim örgüt üyesi de değil örgüt yöneticisi olduğuma dair delil olarak konulmuş. Şimdi bu konuşmayı okuyorum. 24.10.2015 tarihli Diyarbakır’da bir kapalı salonda yaptığım konuşmanın çözümü. Konuşmanın başı alınamamış.

"Kayseri’de, Samsun’da Ordu’da Tekirdağ’da yaşayan kardeşlerimiz yeterince bunun sonuçlarını idrak edemiyor olabilir"

“... kaynaklı yeniden çatışmaların başlamasından kaynaklı her birimizin kaygıları ve geleceğe dair korkuları vardır. O toplantıda da hatırlanırsa bizler parti olarak, HDP olarak sürece nasıl yaklaştığımızı neler yapmamız gerektiğini hem kendi cephemizden ifade etmiş hem de bu süreçte her birimizin ve tarafların üzerine düşen görevleri konusunda görüş alışverişi yapmıştık. Sizlerin eleştirilerini, kaygılarını, önerilerini dinlemiştik. Şimdi aradan geçen bu kısa süre zarfında maalesef bu masa etrafında görüşlerini belirten her bir arkadaşımın ifade ettiği kaygılar fazlasıyla hayat buldu. Gerçekleşmemesi için uğraştığımız bütün olumsuzluklar maalesef ki önemli ölçüde gerçekleşti. En önemlisi de bizler bu topraklarda bu bölgede özellikle Diyarbakır’da çok sayıda ölümle, cenazeyle, acıyla karşılaşmış bir toplum ve topluluk olarak en önemli başlığımız ve en önemli hassasiyetimiz çok doğaldır ki çatışmaların, savaşın durmasıdır. Hani denir ya ateş düştüğü yeri yakar. Bizler hep ifade ettiğim gibi ateşin düştüğü yerde hala yangının içerisinde yaşamaya çalışan nefes almaya çalışan insanlarız. Savaş denildiğinde, çatışma, ölüm denildiğinde, savaştan kaynaklı acılar ve onun sonuçları denildiğinde İzmir’de yaşayan insanımız başka bir şey anlıyor olabilir. Ya da yeterince idrak edemiyor olabilir. Kayseri’de yaşayan Samsun’da Ordu’da Tekirdağ’da yaşayan arkadaşlarımız kardeşlerimiz yeterince bunun sonuçlarını idrak edemiyor olabilir bu da normaldir. Çünkü 40 yıldır onun 30 yılı OHAL ve sıkıyönetimlerle geçirmiş bir bölgede yaşayanlar ve her günü silah ve bomba sesiyle sokağa çıkma yasaklarıyla ölümle, morgların hastanelerin önünde ya da taziyelerde, mezarlıklarda geçirmiş bir halkın savaş denildiğinde ne hissettiğini anlayabilmek için hiç değilse insanlarımızın bir haftasını burada geçirmeye davet ediyoruz. Barış dediğimizde, ateşkes dediğimizde, yeniden müzakerelere başlansın dediğimizde bunu vatan hainliği bunu ülkeye ihanet bunu devletin bölünmesi girişimi olarak tanımlayanları ben bir hafta da olsa burada yaşamaya devam ediyorum. Hakkari’de Şırnak’ta Van’da 3-5 gününü hiç olmazsa halka birlikte geçirmeye davet ediyoruz. Biz bu işi daha savaşla çözeriz diyenleri hiç değilse bir gecesini bir polis kulübesinde polis memuruyla birlikte nöbet tutmaya davet ediyoruz.

Daha fazla savaşla biz bu işi hallederiz, yeterince operasyon yapılmıyor diyenleri, siyasetçileri, hiç değilse bir gece askerle birlikte mevzide sabahlamaya davet ediyorum. İşverenleri, sanayi odası temsilcilerini, en azından birkaç gününüzü buradaki gerçeği en azından yerinde gözlemleyebilme açısından buradaki işverenle esnafla dayanışma dayanışma adına da olsa ve gerçeği yerinde izleyip, gözleyip, doğru tahminlerle, doğru sonuçlara, doğru önerilerle doğru çözümlerle gitme adına buralarda geçirmelerini öneriyoruz. Buradan lütfen şu anlaşılmasın: Yaşanan bütün sorunlar tek taraflıdır. Hayır. Ortada bir çatışma var. Bir savaş var. Bu çatışmadan kaynaklı yaratılan çift taraflı mağduriyetler var. Biz onları görmüyor, duymuyor değiliz. Bunların üstünü örtecek, görmezlikten gelecek de değiliz. Fakat en nihayetinde bizim siyasi olarak muhatabımız, yani bu işin çözümünde, hükümet olarak, devlet adına sorumluluk almasıdır.

"'Ben daha fazla askeri operasyonlarla çözerim' diyen bir hükümete biz öncelikle iğneyi batırmak zorundayız"

Adım atmasını beklediğimiz, parlamentoda 13 yıldır çoğunluğu elinde bulundurmuş, en nihayetinde geçici bir hükümetle de olsa Türkiye’de hala iktidar olma pozisyonunu koruyan bir siyasi irade var. Bizler eğer toplum olarak barış mevzusunda, barış konusunda hemfikirsek bir talebimizi hükümete yöneltmek zorundayız. Bu işin doğası gereğidir. Devasa bir sorundan bahsediyoruz. Geçen toplantıda bu konudaki düşüncelerimi sizinle paylaşmıştım. Şimdi uzun uzun hatırlatmak istemiyorum ama 120 yıllık belki de 150 yıllık bir geçmiş olan bir sorunun, Osmanlı’dan devraldığımız, Osmanlı’dan itibaren ortaya çıkmaya başlamış, Cumhuriyetle birlikte büyümüş, kangrenleşmiş bir sorunu 2015 yılında, bir kez daha “ben daha fazla askeri operasyonlarla çözerim” diyen bir hükümete biz öncelikle iğneyi batırmak zorundayız. Çuvaldızı sonra başkalarına batırırız. Ama hükümet kendini bu konuda pir û pak, sütten çıkmış ak kaşık gibi gösteremez. Öncelikle hükümetin geçici hükümet bile olsa barış konusunda tutumunun, uzlaşmaz tavrının teşhir edilmesi ve eleştirilmesi lazım. Bu kadar büyük, devasa bir sorun, hele de Orta Doğu’da, adeta kaynayan bir kazana dönüşmüşken, Türkiye’nin içinde diyalogla, müzakere ile çözülecek bir sorunun, tam da çözümün arifesinde, masayı devirip, müzakereleri ortadan kaldırıp, yeniden çatışmalı ortama sevk etmek akıllıca bir siyasi hamle, akıllıca bir siyasi iş olmamıştır. Belki hükümet şöyle düşünmüş olabilir. Bizler seçim atmosferinde HDP’yi zor durumda bırakmak için ateşkesi bir gerekçeyle bozarız. Süreci zaten bitirdik. Ve bu çatışma ortamından HDP olumsuz etkilenir. Oyların bir kısmı AKP’ye diğer partilere dağılacak. Baraj altında kalmamızla birlikte yeniden tek partili iktidar dönemine geçilecek diye düşünmüş olabilir. Bunun da tutmadığı, toplumsal karşılığının olmadığı ortaya çıktı. Fakat bu bile siyasi ahlak ve etik açısından son derece sakıncalı bir yaklaşımdır. Bir parti olarak AKP böyle düşünebilir ama devlet dediğimiz, ortak akılla yönetilen organizasyonun böyle düşünmek gibi bir vahim hatayı yapmış olmasını biz halen anlamlandırmakta zorlanıyoruz. Rusya, Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere başta olmak üzere Almanya, Avrupa Birliği’nin önemli ülkeleri, Çin, İran, bölgedeki önemli aktörlerin neredeyse tamamı, Suriye ve Kürdistan Federal Bölgesindeki Kürtler başta olmak üzere Kürtlerle iyi ilişkiler, etkili iyi ilişkiler geliştirme gayreti içerisindeyken, Kürtlerin nüfus olarak en yoğun yaşadığı Türkiye’de maalesef ki var olan, ağır aksak yürüyen çözüm süreci de bitirilmiş, içeride ve dışarıda Kürtlerle yürüyen bütün diyalog kanalları kapatılmış, adeta intihar edercesine tıkatılmıştır. İşte bunları anlamakta zorlanıyoruz.

"Zar zor yarattığımız kısmi güven ortamı genel seçimlerde HDP’nin başarısı ile birlikte tuzla buz olmuştur"

Türkiye Cumhuriyeti devletinin böyle tarihi kritik bir dönemde, bu kadar akıl dışı hareket ediyor olmasını gerçekten de anlayamıyoruz. Seçim bahanesiyle, seçim gerekçesiyle yapılamayacak basit taktik hamleler, stratejik kırılmalara dönüştü, dönüşmek üzere. Şimdi bulunduğumuz noktada hâlihazırda yaşadığımız sorun, sıkıntıların birçok nedeni ve birçok kaynağı var. Ama özü itibariyle bir masa etrafında konuşamıyor olmak, müzakere edemiyor olmak, sorunlarımızı siyasetle çözebileceğimize olan inancın zayıflamış olması en temel sorunumuzdur. Mevzu anadilde eğitim, mevzu özerklik, siyasi talepler, kültürel, ekonomik talepler mevzusundan çok önce güven problemidir. Zar zor, binbir güçlükle yarattığımız kısmi güven ortamı da Dolmabahçe Mutabakatı ve sonrasında yaşanan gelişmelerle, akabinde genel seçimlerde HDP’nin başarısı ile birlikte tuzla buz olmuştur. Şu anda ortada bir güven kavramından söz etmek maalesef mümkün değildir.

Oysaki çözüm süreçlerinin, müzakerelerin olmazsa olmazı güvendir. Asgari güven ortamı sağlanmadıkça tarafların masa etrafında buluşmaları ya da konuşmaları ve sonuç almaları imkânsızdır. Güveni nasıl yaratabiliriz. Bizler mevcut güvensizlik ortamını bir veri olarak kabul edip, artık durum bundan ibarettir. Herkes başının çaresine baksın, diyemeyiz. Yeniden güven ortamı oluşturmamız, tesis etmemiz lazım. Seçim süreçleri, Türkiye gibi derin bir kutuplaşmanın, kamplaşmanın olduğu bir ülkede, seçim dönemleri maalesef ki güvensizliği derinleştirmeye neden olan süreçlerdir. Seçim dönemlerinde siyasetçilerin yüreğinde birazcık vicdan varsa o da kayboluveriyor. Seçim dönemlerinde herkes, neredeyse bütün siyasetçiler bir anda kurt adama dönüşüyor. Ve seçim endeksli, kazanım endeksli bütün taktik hamleler, bütün girişimler var olan uzlaşı zeminini de tuzla buz edecek şekilde güvensizliği iyiden iyiye derinleştiriyor.

Ve son on yıldır, neredeyse bir buçuk yılda bir seçim yaşadı ülkemiz. Şimdi bu kadar çok yoğun seçimin yaşandığı bir atmosferde, siyasi ortamda güveni yeniden tesis etmek de kolay bir iş değildir. Herkes, her parti kendi siyasi amaçları ve çıkarları doğrultusunda, rakip olarak gördüğü diğer siyasi partileri ve özellikle de partimizi hedef alan, düşmanlaştıran, kamplaşmaya ve ötekileştirmeye yol açan bir dil ve politika üretiyor. Bu da çözüm sürecinde yeniden güveni sağlama konusunda elimizi zayıflatıyor. Şimdi seçime bir hafta var. Partimizin 7 Haziran 2015 seçimlerinde aldığı oy ortada. Yüzde 13 gibi bir oy aldık. Anketler şu veya bu şekilde barajı aşabileceğimizi gösteriyor. Ama burada çok açık yüreklilikle huzurlarınızla şunu ifade etmek istiyorum: Partimin baraj altında kalma ihtimalini de, o ihtimali de göz önüne alarak ve bu riski de göze alarak seçime bir hafta var. Eğer müzakere sürecinde, yeniden müzakereye başlama, yeniden ateşkes sürecine başlama yönünde bir irade görürsek, oy kaybeder miyiz, kaybetmez miyiz, buna hiç bakmadan anında müzakereleri destekleriz.

"Kayıpların tamamı toplumun kayıp hanesine yazılırken maalesef ki çözüm adına ilerleme kaydedilemiyor"

Bakın seçime bir hafta var ve biz bu riski almaya hazır olduğumuzu ifade ediyoruz. Seçime bir hafta varken bu riski alıyorsak, seçimi atlatmış, seçimden çıkmış bir parti olarak hayli hayli bu noktada hazır olacağız. Çünkü yakın dönem deneyimlerimiz, tarihsel mirasımız ve birikimlerimiz bize şunu defalarca ispatladı ki; çatışmayla, silahla, operasyonla, askeri eylemle, bombayla ve benzeri silahlı faaliyetlerle, karşılıklı olarak ne kadar öldürücü davranılırsa davranılsın, kayıpların tamamı toplumun kayıp hanesine yazılırken maalesef ki çözüm adına ilerleme kaydedilemiyor.

Silah çözümün önünü açan, çözümü güçlendiren bir realite olarak devreye girmiyor. Tam tersi güven bozucu, toplumda ve özellikle Türkiye’nin batısı ve doğusu arasında, Türkler ve Kürtler arasında, duygu kırılmasına, algı kırılmasına, derinlikli olarak yol açan bir olguya dönüşüyor. Bizler sivil siyasette ve sivil toplumda görev yapan insanlar olarak; silah dışı, şiddet dışı, ölme ve öldürme dışı bir yöntemde ısrarcı olabilmek adına bu rolü ve misyonu üstlendik. Eğer ki başarılı olamayacağımıza inansak, bir adım dahi demokratik siyasette ilerleyemeceğimize inansak hiç kimseyi seçimlerle yormaya davet etmeyiz. Hiç kimseyi sandığa davet etmeyiz. Ama biz inancımızı yitirmiş değiliz. Çünkü başka bir seçeneğin kalıcı bir barışa bizi bu topraklarda götüremeyeceğine inanıyoruz. Silahların susması konusunda ısrarlı ve kararlı talebimizin ve çağrılarımızın altındaki gerçeklik budur. Ölüm bu topraklarda, hele hele çatışma ve savaş yüzünden yaşanan ölümler, bu topraklarda kardeşliğimizi güçlendirmiyor. Halkların Demokratik Partisi, halkların kardeşliği, eşitliği ve adil birlikte yaşamı üzerine kurulmuş, var olmuş bir siyasi partidir. Çatışmalar ve savaşın en çok da HDP...

Türkiye’nin tamamında halklarımızın, inançlarımızın, kimliklerimizin; çiftçiden esnafa herkesin toplumsal sorunlarını, kadın erkekten, genç yaşlıya kadar herkesin bulunduğu cinsiyetten veya toplumsal gruptan kaynaklı sorunları çözme iddiasıyla yola çıktık. Biz sadece Kürtlerin partisi değiliz. Türkleri de kapsayan ve Kürtlerin bütün siyasi, kültürel ekonomik taleplerini, sosyal taleplerini amasız ancaksız savunan fakat bunu da aşan bir Türkiye partisiyiz. Bizler Türkiye’nin her yerinden oy isterken ve oy alırken şuna çok dikkat ettik, özen gösterdik: Bize verilen oylar Türkiye’de artık tekçi sistemin, yani tek dile veya tek etnisiteye, tek ırka, tek dine dayalı sistemin değişmesi üzerine bir çağrıya verilmiş oylardır. Hep şu söyleniyor ya, bizi birleştiren şey dildir. Biz dilde tek olmazsak millet olamayız. Millet olamazsak bölünürüz, parçalanırız. Kuruluş felsefesi itibariyle bu şekilde kurgulanmış olabilir. Bunun dışında bir alternatif düşünmezseniz dediğiniz doğru olabilir. Evet milletler tek dile sahip olursa, tek etnisiteye sahip olursa orada ulus kendi içerisinde başka hiçbir arayışa girmeden, onun etrafında o tarih ve o dil etrafında birleşebilir, tek millet olabilir. Ama bizler gibi neredeyse 30 medeniyetin mirasını devralmış, çok sayıda etnik grubun, halkın, ulusun bir arada yaşadığı çoğulcu toplumlarda, tek dil dayatması veya etnisiteye dayalı ulus dayatması tam da bölünmenin veya gerilimin kaynağı olacaktır. İşte HDP olarak biz öncelikli olarak Türkiye’nin batısında hiçbir kaygıya, korkuya mahal vermeden, ülkemizin bölünmesine doğru giden yolu derinleştirmeden, tam tersine bölünmüş olan toplumu bir arada tutabilecek yeni formüller ve öneriler geliştirdik. Çoğulcu demokrasi etrafında çoğulcu bir ulus yapısı önerdik. Türkçe, Türk milleti, Türk dili, Türk tarihi, Kürt geçmişi… Bunların hepsi bu toprakların birer gerçeğidir. Biz bunun reddi, inkârı veya yok edilmesi üzerine bir öneri yapmadık. Ama aynı şekilde Kürtlerin, Arapların, Çerkeslerin, Ermenilerin, Pomakların, Boşnakların kim varsa bu topraklarda herkesin bir etnik aidiyeti bir dili var, bir geçmişi var. Her biri bu toprakları kendine vatan bellemiş halklardır. Her birisinin anadili, kendi kültürü ve geçmişi en az Türk milletinin dili ve kültürü kadar kıymetlidir, önemlidir. Onunla eşit derecede, yan yana kardeşlik hukuku içerisinde anayasal güvence altında kalınmalıdır. Biz böyle bir ulus olarak, çok dilli yapımızla, birbirimizi daha çok severek, birbirimize daha çok saygı göstererek, bir arada yaşayabiliriz dedik. İnsanlarımız yüzde 13 oy verdiler. Oyların çok önemli bir kısmı yine Kürtlerin verdiği oylardır. Hesaplarımıza göre 11.2 kadar Kürtlerden oy aldık. Ama burada mevzu nicelik değildir. Biz Türkiye’nin neredeyse yüzde 50’sinden destek aldık, sempati aldık, dua aldık. Bu da anketlerde, araştırma sonuçlarında ortaya çıktı. Bu konuda siyasetin en yüksek oy oranıyla desteklenmiş partisi biziz. Evet 4’üncü parti olduk oy itibariyle ama anketlerde ortaya çıktı ki ‘HDP’nin kurmuş olduğu siyaseti beğeniyor musunuz?’ sorusuna yüzde 50’ye yakın destek çıktı. Bu çok önemlidir işte. Bunun oya dönüşüp dönüşmemesi bizlerin başarısına bağlıdır. Bu ayrı bir mevzu ama Türkiye’nin yarısı artık bu politikayı benimsedi. Yani bir arada yaşayacağız, bölünmeyeceğiz, savaş ve çatışma olmayacak, askerimiz polisimiz yaşamını yitirmeyecek, Kürt genci yaşamını yitirmeyecek ve bizler giderek demokrasiyle tanışan bir ülkeye dönüşeceğiz. Bu insanlarımızı korkutmadı, ürkütmedi. Yeni bir ulus yapısından ve ulusal birlikten söz ediyoruz. İkincisi, böyle çoğulcu bir ulusun çoğulcu bir devlet tarafından yönetilmesi lazım. Tekçi ulus, tekçi devlet yapılanmasının her ikisi de değişmeli ki değişim anlamlı olabilsin. Çok dilli, çok kültürlü bir ulusu tek adam yönetemez. Tek yetkili parlamento da yönetemez. Yerinden yönetim dediğimiz, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, özerklik, öz yönetim, nasıl adlandırırsanız. Türkiye’nin her yerinde herkesin kendini ifade edebildiği, yönetime katılabildiği, temsil kabiliyetlerinin güçlü olduğu, belediye meclisleri, il genel meclisleri inşa edebilirdik. Bütçe yapma yetkisi, kendi bütçesini yapma, harcama yetkisi. Tarım müdürlüğünde veya tarım bakanlığında değil, o ilin meclisinde olsun. Turizm, hayvancılık, sosyal politikalar, yerel güvenlik hizmetleri, kadın politikaları, yatırım ve teşviklerin nereye yönlendirileceği, eğitim politikaları ve yerel sağlık politikaları bunların tamamının yetkisini bütçesiyle birlikte yerel meclislere verelim. Yerel meclisler kimlerden oluşacak? Asgari olarak o kentte yaşayan her azınlık grubunun koltuğu olacak ve kontenjanı olacak. O kentte Aleviler azınlıktaysa Alevilerin kontenjanı olacak. Êzidîler, Süryaniler, Hıristiyanlar varsa kontenjanı olacak. Dersim gibi bir memlekette Sünniler azınlıktaysa Sünninin kontenjanı olacak. Ama herkes temsil edilecek. Belediyeler ve yerel meclisler karar alırken kendi başına yeterli çoğunluğu sağlasalar bile sivil topluma danışmadan, onları bir danışma kurulu olarak fikirlerini almadan karar alamayacaklar. Eğer ekonomi alanında yasa yapıyorsa, kent meclisi konuyla ilgili bir yasayı görüşüyorsa, kentin bütün dinamiklerinin toplantıya katılıp görüşlerini belirtme hakkına sahiptir. Bütün bu görüşlerin meclis toplantısında aleni bir şekilde canlı yayında tutanağa geçilecek şekilde söyleme hakkına sahiptir. Veya diğer kent bileşenleri, kendisiyle ilgili bir karar alınırken, katılımcı bir demokrasiyle bütün o kentin yasa yapma sürecine katılma hakkına sahiptir. Kent çok dilli bir eğitim istiyorsa, o konuda müfredat hazırlama, kitap basma veya eğitim kurumu açma öğretmen atama bunların tamamı kent meclisinin görevleridir. Bunları yaparken 81 vilayetteki meclisler neye dayanarak yapacaklar? Ülkenin bir tek Anayasası var, herkes Anayasaya uymak zorunda olacak. Anayasaya aykırı alınan kararlar AYM’ye götürülebilecek. Dolayısıyla hiçbir özerk meclis kendi başına buyruk karar alamayacak. Ankara’daki parlamento ne yapacak dedik, genel güvenlik hizmetleri, ulusal sınır güvenliği, genel maliye ve makro düzeydeki ekonomi politikaları, hazine politikaları, genel adalet hizmetleri gibi bütün Türkiye’yi ilgilendiren genel politikalarda bir koordinatör görevi gören meclis böyle çalışacaktır. Önerdiğimiz devlet reformu, özerklik dediğimiz, yerinden yönetim dediğimiz model kabaca budur. Üçüncü reform başlığı, bunu da 7 Haziran’da anlatmaya çalıştık. Ekonomi alanındaki düzenlemeler. Bizler bu toprakların yeraltı ve yerüstü zenginliklerini sizlere anlatacak değiliz. Muazzam bir ekonomik potansiyelimiz var. Fakat istihdama veya üretime dönük yatırım Türkiye’de gerçekleşmediği için sıcak paraya ve ranta dayalı bir ekonomimiz olduğu için bizler sürekli dışarıya parasını kaptıran bir ülkeye dönüştük. Bu da ekonominin makro rakamlarının büyük çıkmasıyla birlikte mikro düzeyde vatandaşın hiçbir şekilde bu büyümeden pay alamayacağı bir düzen yaratıyor. Öncelikle bunu değiştireceğiz. Türkiye’nin belirli bölgelerinde değil, Kocaeli’de, Bursa’da, İstanbul’da değil, her yerde yerinde istihdamı artıracak yatırımları desteklememiz gerekir. Burada 3 şeye dikkat edeceğiz. Birincisi çevreye duyarlı olacağız. Ormanı, dereyi, suyu kirletmeyecek. İkincisi, işçiyi, çalışanı koruyan yatırımlar olacak. Kaçak işçi, sigortasız işçi, ucuz iş gücü olmayacak. Hakkını verecekler ve hepsi kayıt altında olacak. Üçüncüsü de cinsiyet ayrımcılığı yapılmayacak. Kadının ekonomik ve siyasal alandaki katılımını artırmak için cinsiyet konusunda da bizler hassas davranacağız. Bu şekilde yapılacak yatırımları yönlendirmek koordine etme konusunda merkezi hükümet üstüne düşeni yapacak. Her yere özerk yönetimle teşvik edici, cazibeyi artırıcı çalışmalar yapacak.

"Bunun dışında bir formül bizi bir arada tutmuyor, tutamıyor"

Değerli arkadaşlar, üç başlıkta çoğulcu demokrasi, demokratik cumhuriyet devlet yönetimi ve yeni bir ekonomik anlayışla barışa, istikrara ve güvene dayalı bir ekonomik anlayışla vergi politikasında ve gelir dağılımında adalet politikasıyla yoksulluğu, işsizliği önleyebiliriz dedik. Bunların her bir başlığını uzun uzun çalıştık, anlatma gayretinde olduk. Partimizin temel yaklaşımları bunlar. Biz bunun dışındaki hiçbir yaklaşımı, hiçbir pratik uygulamayı doğru görmüyoruz. Bizim özerklik diye tarif ettiğimiz kabaca buraya aktarmaya çalıştığım mevzudur. Ve bu sadece Türkiye’nin genel demokrasisini kucaklayan, Türkiye’yi çağdaş, demokratik yönetimler kotasına taşıyacak bir mevzudan da öte, bütün Orta Doğu’ya referans olabilecek yeni bir hamledir. Aynı zamanda Türkiye’nin Kürt sorununun çözümünün de kilidi, anahtarıdır. Kürt halkının siyasi statü talebinin de karşılanmasıdır. Bunlar bizim siyasi parti programlarımızda yer almış, yıllardır her parti bünyemizde resmi olarak taahhüt edilmiş onaylanmış düşüncelerimizdir. Bu kabul görür ya da görmez, halktan destek alır ya da almaz, görebildiğimiz kadarıyla iyi ve doğru anlatıldıkça Türkiye’nin her yerinden insanlar ilgi ve sempatiyle izliyor bunu. Bu projeye Türkiye toplumunun yüzde 50’ye yakını ilgi göstermiştir. Bizler HDP’nin tüm bileşenleri - ki 20’ye yakın siyasi parti ve hareket olarak bir aradayız - Kürt hareketi de bu bileşenlerden en önemlisi nicel ve nitel olarak öncüllüğünü yapan harekettir, ama tek başına HDP değildir. HDP tek başına Kürt hareketini temsil etmez. Kürt hareketi tek başına HDP’yi bünyesine almaz. Çok sayıda inanç hareketi, kadın hareketi, gençlik hareketi, sol sosyalist hareketler, İslami hareket, Alevi hareketleri gibi hareketler ve partileri bünyesinde barındıran, tabiri caizse bir koalisyon partisidir. Temel ilkelerde bir araya gelmiş, çok sayıda siyasi hareketin çatısı ve ortak partisidir. Bu partiyi büyütmek, her seçimde halka biraz daha doğru anlatmak ve desteğini artırmak ben inanıyorum ki Türkiye’deki bütün sorunların çözümünde bize katkı sunabilir. İnanmamış olsak, kendimizi çaresiz hissetsek, bu kadar baskıya, bu kadar zorlamaya rağmen ısrarcı olmazdık. Israrcıyız çünkü bu proje Orta Doğu bataklığından Suriye’deki iç savaşın Türkiye’ye sıçrama ihtimalinden bizi koruyacak yegâne projedir. Birlikte yaşam, birlikte çözüm. Kürt halkının, bir halk olarak bütün haklarıyla birlikte Türkiye içerisindeki yaşamının garantisidir. Bunun dışında bir formül bizi bir arada tutmuyor, tutamıyor. Şimdi değerli kardeşlerim, konuşmama şöyle başlamıştım. Bizler, siyasi muhatap olarak elbette ki hükümetleri görmek zorundayız. Yarın bir gün hükümetler değişir, başka seçenekler devreye girer. Hükümette bizler oluruz ya da olmayız en nihayetinde bu bakış açısıyla sorunların çözümünü savunmaya devam edeceğiz.

Ve biz 3 başlık altında, 3 ana fikir altında topladık bu görüşlerimizi ve çözüm önerilerimizi kesinlikle silahla, şiddetle, savaşla kazanma yolunda kimseyi ne teşvik ettik ne önerdik. Demokratik siyasette başarılabilecek, doğru anlatıldığı takdirde bütün dünyada ilgi uyandıran, destek gören, sadece Türkiye’de de değil diplomatik birçok kapının size açıldığı bir ortamda bir kez daha yeniden şiddet sarmalına kendimizi mahkûm etmeyelim diyoruz. Çağrılarımızda karşılıklı ateşkes ve yeniden müzakereye dönüş konusunda çağrılarımızda ısrarımızın nedeni de budur. Biz kendimize güveniyoruz. Halk olarak sivil toplumumuzla, gençlik, kadın yapılarımızla, bir bütün olarak bütün meslek örgütlerimiz, dost siyasi partilerimiz, birlikte hareket ettiğimiz siyasi partilerimizle hep birlikte başarabileceğimize inanıyoruz. Çaresizlik içinde, sadece bizler hükümetin ağzına bakıp duran bir parti değiliz. Biz görüşlerimiz çerçevesinde siyasi bir mücadele yürüttük. Karşılaşmadığımız baskı, görmediğimiz zulüm kalmadı. Ama biz ısrarlı bir şekilde barışçıl yöntemlerle mücadele edeceğiz dedik. Yapmadığımız şey değil geçmiş dönemlerde. Yapmadığımız şey değil. Konuşmamın başında ifade ettim. Görmediğimiz şeyler değil. Savaşın en alasını gördük yaşadık, köylerimiz yakılırken, mahallelerimizde her gün faili meçhuller yaşanırken bunları görerek büyüdük. Bugün siyasetin merkezindeyiz. Geriye dönüş olmaz diyorlar. Olmaz tabi. Halk buna izin vermez, kimse buna izin vermez. Tarihte geriye dönüşler, geriye gidişler toplumların felaketidir. Bizler buna izin veremeyiz. Ve herkes, partimizin projesine, çözüm önerilerine inanan herkesin bu anlayışımıza bağlı bir şekilde bunun etrafında kenetlenmiş bir şekilde mücadele etmesi gerektiğine inanıyoruz. Hükümet zulüm politikalarını artırabilir, kendince şiddetin dozunu artırarak HDP’yi zor durumda bırakmak isteyebilir. Ama unutmayın ki 90’larda, 80’lerde yaşamıyoruz. İletişim kanalları eskisine göre çok daha güçlüdür. Ve vicdan, gönül kapıları da eskiye göre çok daha açıktır. Yurttaşlarımızın kulağı da söylediklerimizi daha dikkatle, ilgiyle dinleyebilecek bir noktaya gelmiştir. Biz bu imkânlarımızı elimizden kaçırarak, bu imkânları doğru kullanmayarak sadece hükümetin dayattığı şiddet politikasına teslim olursak başka hiçbir çaremiz yoktur gibi düşünürsek yanlış yaparız. Her şeyden önce bu noktada herkesin, Kürt hareketinin bütün bileşenlerinin, çağrılarımızın toplumsal bir ses olduğunu görmesi lazım. Bunun Selahattin Demirtaş görüşü ve çağrısı olmaktan çok öte milyonların çağrısı ve duygusu olduğunu görerek hareket etmesi lazım.

"Halkın her evladının direnişi karşısında biz saygı duyarız"

İkinci mevzu az önce kaba hatlarıyla aktardığım, özellikle özyönetim mevzusu; pratikteki yanlış uygulamaları ile pratikte özyönetimle uzaktan yakından alakası olmayan, yurttaşları esnafı, o mahallede, o kasabada yaşayanları da zora sokacak her uygulama bu projeye sadece zarar verir. Yurttaşlarımızın ve gençlerin, herkesin kendini savunma ve koruma hakkı sonuna kadar kutsaldır. Her canlının meşru savunma hakkı vardır. Hiçkimse hiç kimseye kurbanlık koyun olmayı dayatamaz. Bizim de çağrımız bu değildir. Kimseye “teslim ol” çağrısı yapmadık, yapmayız. Halkın her evladının direnişi karşısında biz saygı duyarız.

"Bizler yanlışlarımızın üstünü örterek ilerleyecek bir hareket değiliz"

Ancak bununla birlikte doğru uygulamalar, doğru politikalar bizi başarıya götürür. Özerklik gibi çağrımızın, yerinden yönetim gibi son derece demokratik modellerini yanlış pratik ve uygulamalarla yanlış anlatan ve tarihe yanlış, olumsuz izler bırakacak şekilde ifadelendiren bütün uygulamaları eleştirdiğimizi açıkça ifade etmek istiyorum. Bizler yanlışlarımızın üstünü örterek, yaptığımız hataları halının altına süpürerek ilerleyecek bir hareket değiliz. Tam tersine bugüne kadar yanlışların karşısında dimdik durabildiğimiz için büyüdük ve bir halk hareketine dönüştük. Bugün 6 milyondan fazla insan bu harekete oy veriyor. Türkiye’nin yarısı sempati duyuyorsa bu dürüstlüğümüzden, doğruluğumuzdan, ilkeli duruşumuzdan kaynaklıdır. Yanlışların arkasında durmadık durmayacağız.

"Halkın beklentilerini politikaya dönüştüremezsek yanlış yapmış, kendimizi kandırmış oluruz"

Çok açık ve net söylüyorum, bütün bu yanlışları ve yanlış anlaşılmaları düzeltmek, rayına sokmak için de elimizden ne geliyorsa fazlasını yapacağız. Bizler siyaset kurumu olarak her şeyden önce halkın verdiği desteği hep birlikte halkın yararına kullanmak zorundayız. Halkın duygularını, düşüncelerini, sokakta, meydanda, alanda duyduğumuz beklentileri siyasette pratik politikaya dönüştüremezsek yanlış yapmış, kendimizi kandırmış oluruz. Halk kandırılabilecek bir yetkinlik değildir. Kim halkı kandırabileceğini zannederse yanılır. Bunun en somut örneği mevcut AKP politikalarıdır. Kandırmaya çalıştıkça battılar. Battıkça kandırmaya çalıştılar yine battılar. Bu işin sonu yoktur. Yalanla, iftirayla, zulümle halk teslim alınamaz. AKP’nin durumu bunun en somut örneğidir. Biz buna izin vermemiş bir hareket olarak, direnerek bugüne gelmiş bir hareket olarak, hiçbir zulüm karşısında boyun eğmemiş bir hareket olarak kendi içimizde de en demokratik tartışmayı, kararlaşmayı yaşamak zorundayız. Başka türlü önümüzü göremeyiz, başka türlü sağlıklı büyümeyi gerçekleştiremeyiz. Aksi durumda halkın bize geçici olarak sunduğu toleransı kötüye kullanmak kesinlikle nihai zaferi engeller.

Tarihi statü beklentisi içerisinde olan, sorunun çözümü konusunda tarihi bir beklenti içerisinde olan halklarımıza hep birlikte layık olmak zorundayız. Bu çağrım veya eleştirilerim direnişe dair değildir, kesinlikle böyle anlaşılmamalıdır. Şunu da açık yüreklilikle ifade ediyorum. AKP ve AKP’nin politikası, AKP’nin yandaş medyasının tutumu, kirli savaş, psikolojik savaş politikaları öyle bir noktaya geldi ki eleştiri yapmak, özeleştiri yapmak bu ülkede imkânsız hale geldi. Kullandığımız her cümle bir psikolojik savaş argümanına dönüştürüldüğü için siyasetçiler olarak mecburen dikkatli davranmak zorundayız. Bizler siyasette bu döngüyü de bu yanlışı da kırmak zorundayız. Kendini eleştiremeyen, kendini görmeyen, özeleştiri yapamayan siyasetçi tipi Türkiye’de halka hiçbir şey kazandırmamıştır. Siyasi ömrünüz kısa olsun. Şahsen kendimi de öyle görüyorum. Ama bu kısa ömürde en azından doğru işler, doğru bir siyasi tarz ve üslup tutturmuş olalım. Bizden sonra gelecek her arkadaşımız bizim mirasımızı büyütmeye çalışsınlar. Başka türlü biz bu kısır döngüden çıkamayız. Başka türlü bu sarmaldan çıkış yoktur.

"Süreç parlamentoya doğru kaydırılmalı, yasal ve anayasal adımlar desteklenerek hızlandırılmalıdır"

Masa, müzakere, diyalog, barış arayışı kutsaldır. Cesaret ister ve erdemli bir duruştur. Korkaklık değildir, geri çekilme, geri adım değildir. Hele hele böyle dönemlerde, barıştan söz edenlerin neredeyse hedef haline getirildiği bu dönemde tam tersine herkesin barış, müzakere, diyalog söylemini öne çıkarması lazım. Geri dönüp baktığımızda nerede kaldıysak ondan daha ileri bir noktada, sürecin yeniden başlaması konusunda ısrar etmeliyiz. Nerede eksiklik, yanlışlık var idi ise onları düzelterek önümüze bakmak zorundayız. Yeni dönemde müzakere başlamalı, daha şeffaf bir süreç olmalı, tarafların birbirine güvenmesine mevzu bırakılmamalı. Tarafsız diyebileceğimiz 3’üncü gözlemci bir güç, kamusal ortak bir iradeyi temsil eden ulusal ve karma bir heyet heyet mutlaka müzakerede gözlemci olmalı. Mutlaka ateşkesi denetlemeli. Mutlaka yanlış olan tarafı sert bir şekilde uyarmalı ve eleştirmelidir. İmralı’da, Kandil’de ya da Ankara’da kimin ne konuştuğunu, hangi konuda uzlaşılıp hangi konuda sorun yaşandığını kamuoyu bilmelidir. Kamuoyu ile bütün bunlar aleni ve açık bir şeffaflıkla paylaşılmalıdır. Parlamento daha fazla rol üstlenmelidir. Süreç parlamentoya doğru kaydırılmalı, yasal ve anayasal adımlar desteklenerek hızlandırılmalıdır. Bunu yapmak bizler açısından hiç zor değil.

HDP olarak dediğim gibi seçime 1 hafta var ve siyasi riskleri göze alarak buna hazır olduğumuzu belirtiyoruz. Derhal çift taraflı ateşkes olsun. Israrlarımız sonucu KCK’nin ilan ettiği ateşkese devlet ateşkesle cevap versin. Müzakerelerin başlaması konusunda en azından siyasi partiler seçim sonrası hazır olduklarını ifade etsinler. Bu topluma güven verir. Mevcut kadük durumu bir an önce umuda doğru evriltebilir. 1 Kasım seçimleri işte bu yüzden milattır. Sonuç ne çıkarsa çıksın, hiç kimse savaş politikalarında ısrarcı olamayacaktır. Emin olun hiç kimse silah bırakma konusunda ısrarcı olamayacaktır. Çünkü artık bizler, Türkiye’de oy veren seçmenler olarak şu noktada olduklarını görüyoruz; savaşa, çatışmaya yatırım yapan siyasetler hem sorun çözücü değil, hem kalıcı değil, hem de artık halk nezdinde itibarı olan partiler ve hareketler değil. Bu AKP için de geçerlidir. Bizler ve diğer partiler için de geçerlidir. 1 Kasım’dan sonra Türkiye’nin önüne yeni bir çözüm süreci sayfası açılacaktır. Biz buna inanıyoruz. Bunun gerçekleşmesi doğrultusunda çabalarımız ve görüşmelerimiz de var. Toplum bu kadar yüksek bir hassasiyetle çözümü beklerken kimse bundan kaçamaz. 1 Kasım özellikle buna vesile olsun istiyoruz. Toplumun yüzde 75’i öncelikli sorun olarak çatışmaları görüyor. Haklı olarak bunu görüyor. Çünkü insanların evlatları can veriyor. Böyle bir durumda işverenin işi, borsacının borsayı, yatırımcının yatırımı düşünecek hali kalmıyor. İşçinin, çiftçinin işine eli gitmiyor. Ölümler, kan, gözyaşı, cenaze ve hüzün içerisinde insanlar mutlu değil, güvende değil, huzurlu değil. Haklı olarak toplum bizden barış bekliyorsa biz bunu gerçekleştirmek zorundayız. Siyasetin boynunun borcudur. Ya cesur olacağız, cesur davranacağız, bu işi layıkıyla yapacağız. Ya da yapamayan siyasetçiler bırakacak, yapabilen siyasetçiler gelecek. Bu işi başaracak bunun başka yolu yok. Bizler HDP’nin bütün bileşenleri, parti grubu, parti yönetimi bu noktada hemfikiriz, kararlıyız ve ısrarcıyız. Seçimlerle ilgili birçok noktada Türkiye’yi kaosa sürükleyen hamleler noktasında hükümet politikalarına izin vermiştir ama seçim sonrası artık hiç kimse bu topraklarda istediği gibi cirit oynayamaz.” demiş ve bu konuşma da burada tamamlanmış.

"Keşke orada konuştuklarımı hayata geçirebilecek siyasi gücümüz olsaydı"

10 sayfalık bir metin. Bunun tarihi de dediğim gibi 1 Kasım seçimlerinden 1 hafta kadar önce. 24 Ekim’de Diyarbakır’da yapılmış bir konuşma. Savcı bu konuşmayı da terör propagandası ve örgüt yöneticisi olmamın delili saymış. Konuşma metni bana aittir. Çözümde bazı ufak tefek eksikler olsa da bütünlüğü bozan bir durum değil. Konuşma çözümünde geçen konuşmalar benim düşüncelerimdir. Tekrarlıyorum, katılıyorum. Bugünden dönüp baktığımda bu konuşmaya keşke başarabilmiş olsaydık. Keşke orada konuştuklarımı hayata geçirebilecek siyasi gücümüz olsaydı. Üzüntüm sadece buna dair olur, yoksa savcının bu konuşmayı nasıl değerlendirdiği çok da umrumda değil. Bu konuşma örgüt propagandasını bırakın örgüt yöneticiliği olabiliyorsa o savcıdan şüphelenmek lazım. Kime hizmet ediyor, tam olarak derdi nedir, onu tartışmak lazım. Siyasetçiler, siyasi çözüm üretme noktasında halka karşı borçludurlar. Ben bu açıdan kendimi sorumlu tutuyorum. Yoksa ceza kanunu açısından hesap vermemi gerektirecek bir şey yapmadığımdan eminim. Vicdanım rahattır

"Ne yıkım olurdu ne ölüm ama bu, AKP'nin işine gelmiyordu"

Ülkede huzuru, güveni, barışı sağlamakla görevli, millet tarafından seçilmiş Hükûmet ne yapıyordu o dönemde? Ben mi başbakandım? Figen Hanım mı başbakandı? HDP mi iktidardaydı? Erdoğan cumhurbaşkanı, Davutoğlu başbakandı. Bütün kontrol ve yetki onlardaydı. Sokağa çıkma yasağı ilan edilen yerlerdeki askeri operasyonların yetkisi de onlardaydı. İddia ediyorum, diyalog kurulabilseydi tek bir insanın burnu kanamadan hendekler, barikatlar kapatılabilirdi. Ne yıkım olurdu ne ölüm. Ama bu, AKP'nin işine gelmiyordu. Bakın halen, Diyarbakır Sur ilçesinin bazı mahallerinde sokağa çıkma yasağı var. Orada insanların neler yaşadığını anlatmak, onların sesi olma noktasında ahlaki ve vicdani, hiç mi sorumluluğumuz yoktu? Biz bunu yerine getirmeye çalıştık.

"AKP iktidarı katliam yaptı, katliam; sivil insanlar öldürüldü"

AKP iktidarı katliam yaptı, katliam. Sivil insanlar öldürüldü. Çocuklar öldürüldü. Bunları söyledim diye 3-4 tane Davutoğlu'na, 4-5 tane de Erdoğan'a hakaretten ayrıca yargılanıyorum. Burada da tekrar ediyorum, katliam yaptınız, Hükûmet olarak. Peki, o operasyonları yöneten komutanlar neden 15 Temmuz sonrasında darbecilikten tutuklandı? Bu insanlar Meclis'i bombalayacak kadar gözlerini karatmışlardı da Cizre'de, Sur'da tek bir sivile bile zulüm etmemişler midir? Ben bunu söyleyince suçlu mu oluyorum? Davutoğlu'ndan rica ettim, Taybet Ana'nın cenazesinin sokaktan alınması için. Bir cenaze sokak ortasında nasıl kalır? 7 günden sonra aile güç bela cenazeyi alabildi, bir kişi de öldü. Ve ben, bu konuları konuştuğum için yargılanıyorum. Bunu yapanlar yargılanmadı. Biz çıkıp barıştan söz ediyorduk. Ama dönüyorduk, akşam bütün televizyon kanallarında 'HDP'den kaosa destek'. Savcılar da iktidarın siyasi hedefleri doğrultusunda fezlekeler hazırlıyorlardı.

Kimileri hendekleri barikatları desteklemekle, kimileri de desteklememekle eleştirdi. Biz o yıkımları durdurabilmeliydik. İki tarafı da ikna edebilmeliydik. Siyasi sorumluluğumuz var. Halkıma karşı bunun mahcubiyetini duyuyorum. Cizre bodrumlarında yaşananları nereye kadar saklayacak ki bu ülke? Bilin ki, aralarında küçük bir silahlı grubun da olduğu, sayılarını bilemiyorum 8 ya da 10, ama çoğunun silahsız olan yaklaşık 120 kişi, Cizre'de iki apartmanın bodrumunda sıkıştırıldı. Telefonla görüştük. Diyorlardı ki "Biz silahsızız, çıkmak istiyoruz ama başımızı çıkardığımız anda ateş ediyorlar." Biz de Bakanlık ile konuşup diyorduk ki "Ateş edilmesin ki çıkabilsinler." Bakanlık da saatlerce uğraşıp sonra bize dönüp "Tamam, çıkabilirler" diyordu. Aradan yarım saat geçmiyordu, bodrumdakiler arayıp "Çıkmayı denedik, ama ateş açtılar" diyorlardı. Yani oradaki güvenlik bürokrasisi ne Bakanlığı takıyordu ne de Hükümeti. İçişleri Bakanı Efkan Ala "Oralarda kontrolümüz dışındaki güçler olduğu anlaşılıyordu" demişti.

Yaklaşık 120 kişi. En son hepsini yaktılar orada, yaktılar. 2015 yılında. Hitler'in fırınlarından, 1940'lardan söz etmiyorum. Cizre'de oldu bu. Ve siz, açıklamalarımızdan dolayı bizi, terör örgütü yöneticiliğinden yargılıyorsunuz. Vahşi katliamlar yapıldı. Bunu söylemeyelim mi? Terör propagandası, Başbakana ve Cumhurbaşkanına hakaret davaları açılacak diye bu acı gerçeği görmezden mi gelelim? Hadi ben görmezden geleyim, zannediyor musunuz ki halk unutuyor? Bir karar verilmişti. Emin olun, o gençler deselerdi ki hendekleri kapatıp barikatları kaldıracağız, Hükümet diyecekti ki hayır. Çünkü lazımdı. Büyük bir fırsat olarak görüyorlardı."

***

NE OLMUŞTU?

Eski HDP Eş Genel Başkanları Demirtaş ve Yüksekdağ, dokunulmazlıkların kaldırılmasının ardından başka HDP'li milletvekilleriyle birlikte Kasım 2016'da "suç işlemek amacıyla örgüt kurmak", "terör örgütü üyesi olmak", "silahlı terör örgütüne üye olmak", "örgüt adına suç işlemek" iddialarıyla gözaltına alınmış, ardından da tutuklanmıştı.

Hakkında 33 dava açılan ve 142 yıla kadar hapsi istenen Demirtaş'ın avukatlarının uzun tutukluluk süresini gerekçe göstererek yaptıkları başvuru, AİHM tarafından Kasım 2018'de kabul edilmiş ve Demirtaş'ın serbest bırakılması ve tutuksuz yargılanması gerektiği yönünde karar verilmişti. Bu kararın hemen ardından Demirtaş'ın İstanbul'da yargılandığı davadan aldığı 4 yıl 8 ay hapis cezası beklenmedik bir hızla 4 Aralık 2018 tarihinde onanmış ve Demirtaş'ın tutuklu statüsünden hükümlü statüsüne geçmesiyle AİHM kararı boşa çıkmıştı.

Türkiye ile Demirtaş'ın avukatlarının AİHM kararına itirazı sonrasında belirlenen Büyük Daire görüşmesine günler kala, 2 Eylül'de Ankara 19. Ağır Ceza Mahkemesi oy birliğiyle yargılandığı ana davada HDP'li siyasetçi hakkında tahliye kararı vermişti. Savcılığın tahliyeye yaptığı itiraz da 20. ACM tarafından reddedilirken; avukatlar da tutukluluk süresini kesinleşen cezadan mahsup etme ve tahliye talebinde bulundu.

26. ACM 20 Eylül'de avukatların mahsup etme talebini kabul etse de, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı ana dava kapsamındaki farklı bir dosyayı gündeme getirerek Demirtaş ve Yüksekdağ hakkında

cukurda-defineci-avi-540867-1.

Bir Çağrımız Var
Az önce okuduğunuz haber, bağımsız bir medya organı tarafından size sunuldu.
Bağımsız gazetecilik; sermayeye karşı halkı, sömürüye karşı emeği, eşitsizliğe karşı adaleti, savaşlara karşı barışı, piyasacılığa karşı temel hakları, talana karşı doğayı, erkek şiddetine karşı kadınları, istismara karşı çocukları savunmanın olmazsa olmaz koşuludur.
Siz de gerçeğin sesini yükseltmek adına sorumluluk almak istiyorsanız, sadece birkaç dakikanızı ayırarak BirGün’e abone olabilir ve ‘#BirGünBenim’ diyebilirsiniz.
Şimdiden sonsuz teşekkürler…
BirGün bizim; hepimizin.
Tıklayınız