Sinema, coğrafyasından etkilenir

01.12.2019 11:24 KÜLTÜR SANAT

BURAK ABATAY @abatayburak

Devletsiz bir ulusun sineması nasıl olur? Ya da bir ulus sinemasını hangi koşullarda bir ulusa atfedebiliriz? Dil mi, mekân mı, yaratıcılarının ulusal kimliği mi? Yazar ve yönetmen Soner Sert’in Dipnot Kitap etiketi taşıyan “Devletsiz Bir Ulusun Sineması” isimli kitabı tam da bu konuları tartışıyor. Kürt Sineması’nın varoluşunu, biçimlenişini ve sosyal, siyasal, ekonomik ve kültürel bağlamda işleyişini konu alan kitap, farklı coğrafyalardaki Kürt sinemacıların üretimleri üzerindeki ortaklıkları araştırıyor. Kitap, devletsiz bir ulusun sineması üzerine estetik bir tartışma başlatırken Kürt kimliği ile Kürt sineması arasındaki bağlantılara odaklanıyor. Soner Sert ile kitabını konuştuk.

► Kitapta bahsi Kürt Sineması’nı Kürt Sineması yapan en öncelikli şeyleri üzerinden açıyorsun. Sinemanın kökeni dili midir, mekânı mıdır, yönetmeninin ulusu mudur? Nasıl yaklaşıyorsun?
Tartışılmaya açık olmakla birlikte, benim Kürt Sineması tahayyülüm şu: Öncelikle bir ulusal kimlik üzerinden tanımlama yapıldığı, yani Kürt Sineması denildiği için, Kürt coğrafyasının tamamında sinema yapan yönetmenler değerlendirme kapsamına alınmalı. Buradan yola çıkarak başlarsak, Kürt Sineması’nın birtakım kodları olduğu düşüncesiyle devam edebiliriz. Bunlar, uzun süren sosyal, siyasal, kültürel ve ekonomik yaşanmışlıklardan damıtılarak birer göstergeye dönüşmüş olan ve Kürt coğrafyasının farklı bölgelerinde de aynı imgelere aynı anlamlar yüklenerek temsil edilen mefhumlar:

Vatansızlık, sınır ve ölüm. Kitapta, bu üç kodu kullanarak film üreten Kürt yönetmenlerin filmlerine odaklandım. Bunlar içerisinde tamamen Kürt coğrafyasında geçen filmler de var, ağırlığı Batı’da, büyükşehirlerde geçen filmler de var. Dil hususu için de aynı şey söz konusu… Mesela Hüseyin Karabey’in Gitmek filmi, Türkçe, İngilizce, Farsça ve Kürtçeden oluşuyor. Filmin belki de yüzde 20’si Kürtçe… Ama film, yukarıda bahsi geçen göstergeleri kullandığı için Kürt Sineması kapsamında değerlendirilmeli. Dolayısıyla, filmin yaratıcı ekibinin ulusal kimliği, dili ve coğrafyası yanında vatansız, sınır ve ölüm kodlarının filmde yer bulması da önemli.

► Süleymaniye Film Festivali’ne katıldım bu yıl. Konuşulan konulardan bir tanesi de şuydu: Kürt Sineması anlatılarını savaş, ezilmişlikler ve yoksulluklar üzerinden mi anlatmalı? Konuları itibariyle nasıl değerlendiriyorsun?
Sinema üreten bir kişinin kendi çevresinden etkilenmesi kadar doğal bir şey yok ancak Kürtler söz konusu olduğunda bu durumun daha derin bir karşılığı olduğunu düşünüyorum. Zira Kürtlerin son yüz senesi kan, gözyaşı ve ölümle geçti. Bu tarihsel “hikâyeyle” dünyaya gelen Kürt sinemacılar, dolayısıyla filmlerine de bunu yansıttı. Ancak içerikten ziyade, biçimle de açıklamak lazım bu durumu. Kürtler, Üçüncü Dünya Sineması’nın bir devamcısı aynı zamanda… Gerçeğe bağlı kalarak, onu eğip bükmeden, deforme etmeden bir belgesel sinema estetiği kullanarak hikâyelerini aktarıyorlar. Bir şekilde gerçeğe ölümüne bağlılık söz konusu. Kitapta konu alınan Bahman Ghobadi’nin Anavatanımın Şarkıları filmi ve Hiner Saleem’in Sıfır Kilometre filmi Halepçe Katliamı’nı, Hüseyin Karabey’in Gitmek filmi Amerika’nın Irak’ı İşgali’ni, Shawkat Emin Korkî’nin Taşa Yazılmış Hatıralar filmi El-Enfal Operasyonları’nı ve Kazım Öz’ün Fotoğraf filmi Türkiye’deki savaşı konu alıyor. Bunlar rastlantı olabilir mi? Tabii ki, değil. Çünkü kendi gerçekliklerinden, acı ve hüzünlerinden yola çıkarak, müzmin bir öfkeyle film üretiyorlar ve bu filmlerinde tamamında bir docu-drama estetiği söz konusu. Dolayısıyla bu konjonktürde “eğlenceli” bir hikâyenin aktarıldığı –örneğin- animasyon ya da bilimkurgu filmine rastlanmıyor.

► İran, Irak, Suriye ve Türkiye üzerinden değerlendirilen Kürt Sineması, farklılıkları olan bu coğrafyalar itibariyle ne türden sinemasal farklara sahip? Coğrafya burada da kader mi?
Coğrafya, insanın odağında olduğu her koşulda, kaderdir. Çünkü sinemacı da aynı ortamda şekil alır, ona göre biçimlenir ve günün sonunda üretir. Son yüz senede Kürtlerin yaşadığı coğrafyada, her ne kadar farklı devletlerin sınırları içinde yaşasalar da, çok farklılık olduğunu düşünmüyorum. Bütün bu süreçte Kürtlerin, ulusal kimliğinin bastırıldığını, asimilasyona tabi tutulduğunu, ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasal sebeplerden ötürü periyodik olarak öldürüldüklerini gördük. Dolayısıyla sinemalarında da bir estetik ortaklık ve finansal benzerlik olduğunu söylemek mümkün. Bu sebeple Irak Kürtlerinden Hiner Saleem ve Shawkat Emin Korkî’nin, Türkiye Kürtlerinden Hüseyin Karabey ve Kazım Öz’ün, İran Kürtlerinden de Bahman Ghobadi’nin filmlerini inceledim. Niye Suriye Kürtlerinden kimse yok diyeceksiniz? Çünkü Suriye’de geçmişten bugüne bir sinema endüstrisi de yok. Örneğin, 1960’lı yıllarda bile Suriye’de bir ya da iki film çekilirken, Türkiye’de 200- 300 tane film çekiliyordu. Yani Suriye’de bir ulusal sinema üretimi de yoktu. Dolayısıyla Suriyeli Kürtler de film yapamıyordu. Son yıllarda Rojava Film Komünü’nün ortaya çıkışı umut verici olsa da malum sebeplerden ötürü, film üretimi sekteye uğramış gibi görünüyor.

► Senin Kürt Sineması için tuttuğun projeksiyon önemli. Peki gelişimine ve geleceğe dair tahminlerin var mı?
Kürtler’in “docu-drama” estetiğiyle ve drama janrında film ürettiğinden bahsetmiştik. İlerleyen süreçte, mevcut siyasal koşulların, finansal yolların değişmesiyle birlikte, farklı biçim ve türlerde de film görmek mümkün. Ancak şu konjonktürde, örneğin fantastik ya da bilimkurgu türünde, apolitik bir Kürt filminin çıkabileceğini sanmıyorum.

► Yazar ve yönetmen olarak çok yönlü bir sanatçısın. Var mı gelecekte bizi bekleyen başka çalışmaların?
İlk uzun metraj film projeme hazırlanıyorum. Umarım gerçekleştirebilirim.

cukurda-defineci-avi-540867-1.