Söz, insan onurunun mihenk taşıdır!

08.10.2019 23:41 KÜLTÜR SANAT
Binyazar, Montaigne’in denemeleri hakkında, “Öyle ki, onda ya öykü düşüncenin tanığıdır ya düşünce öykünün. Benim denemelerimde de öykülerimde de bir uyuşum var. Her öykümde bir ‘an’a varmak amacıyla yüreği sızlatan olayların ardına düşerim” diyor.

KADİR İNCESU

Adnan Binyazar’ın Sözün Onuru (Can Yayınları) adlı denemeleri yalnızca yazıldıkları dönemde değil, her zaman okurda karşılık bulacak ve güncelliklerini yitirmeyecek niteliğe sahip. Bugüne kadar yazdığı öykü roman ve denemelerinde hem diline hem de düşünceye olan bağlılığıyla dikkat çeken Binyazar ile denemeleri ve öykü üzerine konuştuk.

Ozanlar Yazarlar Kitaplar (Can Yayınları) için yaptığımız söyleşide ağırlıklı olarak Montaigne’den söz etmiştik. Bu kitabınızda sanki Borges’in düşüncelerinin derin izlerini görüyorum. Bir yazınızda dikkat çektiğiniz Borges’in “Şair başına gelen her şeyi kendine verilmiş bir şey olarak görmelidir; bahtsızlığı bile,” sözünüzü yazının her türü için geçerli sayabilir miyiz?

Yazı da sanat gibi, bir kişilik yansımasıdır. "Üslup, insanın kendisidir," sözü doğruluyor bunu. Yazının hangi türü olursa olsun, iki satırlık mektupta bile kişiliğinin izleri vardır. Mutlu yazar yoktur; şair, bir şiiri yazmak için iç gerilimlere girer; her çağda onun bunun sözcüsü olmamayı seçtiği için hiçbirinin yaşamında rahat bir döneme rastlanmaz. İnsan sevgisini, gerçeği coşkularla, lirik bir söylemle dile getiren Nâzım Hikmet bile, toplumu etkileyici gücünü köreltmek için hapsedilmiştir. Sabahattin Ali, yazdıklarından dolayı canından olmuştur. Düşünürler için de geçerlidir bu. Yasaları çiğneyip kralın buyruğunu yerine getirmeyen Thomas More'un, kütüklerde başı kesilmiştir. Borges'in deyimiyle "başına gelen her şeyi kendine verilmiş bir şey olarak gördüğü"nden duygularını dile getirmeyi düşünce namusu saymıştır.

Sizce bir yaşam hangi şartlarda bir öykünün/romanın konusu olabilir?

Öykücü ya da romancı, yalnızca kendi yaşadıklarını değil, sezgileriyle gerçeğini kavradığı insanların başından geçenleri de kendi kurgu dünyasında anlatma gereksinimi duyan insandır. Kimi anlatırsa anlatsın, her sözcüğünde kendi yaşadıklarını portresini çizdiğine inanıyorum çünkü yazar yalnızca tanık değil, yaratıcıdır. Yaratıcılık da insanın benliğinde yeşerip dal budak salar. Roman ya da öykü yaratıcılıklar meyvesidir.

Kitabınıza Sözün Onuru adını vermenizi dilinize olan bağlılığınızla da değerlendirebilir miyiz?

Söz uçar, yazı kalır sözü nice yüzyılları aşarak bugünlere kadar gelmiştir. Yazı, uçanı yakalayıp sonsuz kılma edimidir. Yoksa Homeros, Dante, Cervantes, Shakespeare, Goethe bizim çağımızda da yaşar mıydı? José Saramago "Ruhun gözü daha derin görür," diyor İsa'ya Göre İncil romanında. Duygu, yaratıcılık ipiltisini, önce insanın derinlikler derini ruhunda gösterir. Saramago, sözü gölgeyle bir tutar. Gölge nasıl nesneden kopmazsa, söz de insan onurunun ya da onursuzluğunun değerinin de değersizliğinin de mihenk taşıdır. Denecek ki, ışık yanınca gölge diye bir şey kalmaz. Oysa gölge hiç yok olmaz; ışığın örttüğü gölgeyi görmeyen, bizim gözlerimizdir. Söz-gölge bütünselliği onur-onursuzluk ikilemi için de geçerlidir. Sözün kutsallığı buradan geliyor.

Yazarın yazdığını anlamlı kılan okurda yarattığı etki midir?

En başta yazarın kendisini etkilemelidir ortaya koydukları. Okur bir araçtır. Neredeyse her ülkede, okurun ilgisini iyi kitaplar değil, olaya dayalı sürükleyici anlatılar çekmiştir. Örneğin polisiye kitaplar göklere çıkarılırken, bugün klasikleşmiş eserlerden çoğunun adı bile anılmamıştır. Düşünür dururum: Bugün her tiyatroda en başta düşünülen Shakespeare'in yapıtlarından bir teki bile yaşadığı dönemde oyunlaştırılmış mıdır? Stendhal'in yaşadığı yıllarda adından bile söz edilmemiştir. O nedenle genel okur ölçü değildir, tüm zamanlar içinde iyi olanı değerlendirmeyi bilenlerdir. Günümüze ulaşan kitapların değeri, okurunun da değeriyle ölçülmelidir.

Bazı denemelerinizde öykünün, bazı öykülerinizde ise denemenin özelliklerini görmek mümkün... Öykü ve denemenin sizin yapıtlarınızda birbirine olan etkileri neler?

Denemenin doğasında vardır öyküleme. 1961 yılında Varlık dergisinde yayımlanan iki üç denememi gördükten sonra orada çalışan Sennur Sezer ayrımına varmıştı bunun. İlk denemem başlığı "Mutluluk anlardadır" idi. Bir denemeyi yazmaya başlarken, kendimizi, her şeyin en iyisinin göze göründüğü duygu evreninde, düşünceler sarmalında buluruz. André Gide'in izlenimlerini dile getirdiği bir yazısında geçen "Mutluluk anlardadır," sözü şimşek gibi çakmıştı beynimde. O sözün özünü aylarca düşünüp, açılımlarla kavramaya çalışmıştım. Güzel bir yüze bir anda çarpıldığımız gibi, etkili bir sesin, çağıltısı vadileri dolaşan suyun, başı karlı dağların, gölgesiyle bizi kucaklayan bir ağacın görüntüsünün ayrımına bir anda varırız.

Montaigne, düşünceyle öyküsel anlatı arasında gider gelir denemelerinde. Öyle ki, onda ya öykü düşüncenin tanığıdır ya düşünce öykünün. Benim denemelerimde de öykülerimde de bir uyuşum var. Her öykümde bir "an"a varmak amacıyla yüreği sızlatan olayların ardına düşerim. "Şah Mahmet" adlı öykümde, öykünün başkişisi Atiye ablanın, yaşadıklarında iyice yüze çıkar bu.

"Yol Düşleri" adlı öykünüzde, Picasso'nun şu sözüne alıntılamışsınız: "Hiçbir zaman aramayı durduramazsınız, çünkü hiçbir zaman bulamazsınız." Bu sözü nasıl yorumluyorsunuz?

Bu söz sanat, bilim, teknik gibi, yaratıcı çabaların da kuralıdır. Gözünüzün önüne klasik resmi getirin, Picasso, durmadan arayarak yaratmıştır çağının resmini. Öyle olmasaydı, herkesin yaptığını yineleyip duracaktı. İlk uçakla, bugün gökleri delercesine uçanlardaki değişimi düşünün; bilim, teknik nerelere varmış. Edebiyatta da öyle değil mi? Masallardan dev anlatılara arayarak varılmıştır.

“Yol Düşleri” adlı öykünüzde, Picasso’nun şu sözüne alıntılamışsınız: “Hiçbir zaman aramayı durduramazsınız, çünkü hiçbir zaman bulamazsınız.” Bu sözü nasıl yorumluyorsunuz?

Bu söz sanat, bilim, teknik gibi, yaratıcı çabaların da kuralıdır. Gözünüzün önüne klasik resmi getirin, Picasso, durmadan arayarak yaratmıştır çağının resmini. Öyle olmasaydı, herkesin yaptığını yineleyip duracaktı. İlk uçakla, bugün gökleri delercesine uçanlardaki değişimi düşünün; bilim, teknik nerelere varmış. Edebiyatta da öyle değil mi? Masallardan dev anlatılara arayarak varılmıştır.