Sungur Savran ile 12 Eylül bağlamında AKP rejimini konuştuk: AKP’nin saltanatı 12 Eylül’ün ürünü

13.09.2019 09:52 BİRGÜN KİTAP
AKP’nin uzun süren saltanatı, var olan ama bastırılmış bir İslamcı geleneğin 12 Eylül zemininden yararlanarak doruğa yükselmesinin ürünüdür


BirGün KİTAP

12 Eylül 1980 Askeri Darbesi, Türkiye tarihinde etkileri uzun yıllardır hissedilen kalıcı izler bıraktı. Darbe politik alana ve insan haklarına yönelik saldırıları kadar, ülkenin ekonomik yapısını da şekillendirdi. Bu da kuşkusuz sınıfsal mücadelenin seyrini belirledi. Türkiye’nin önemli düşünce insanlarından Sungur Savran, Yordam Kitap’tan çıkan ‘Türkiye’de Sınıf Mücadeleleri’ adlı kitabında bu konuyu derinlemesine inceliyor. Savran ile 12 Eylül’ün ekonomi-politik veçhesini konuştuk.

►12 Eylül Darbesi, Türkiye’deki sınıfsal kompozisyon bakımından ne anlama geliyor?

12 Eylül darbesi, cumhuriyet tarihinin sınıf karakteri en berrak darbesidir. Burjuvazinin 15-16 Haziran işçi ayaklanmasına karşı intikam operasyonudur. Bununla ne demek istiyorum? 1960’lı ve 1970’li yıllar, cumhuriyet tarihinde ülkenin en büyük devrimci yükseliş dönemiydi. Bütün toplum ayağa kalkmıştı. Öğrenciler ve öğretmenler, mühendis ve mimarlar, hekimler ve memurlar, bir kısım polisler bile, hep birlikte mücadeleye girişmişlerdi. Kürt halkı geleceğini solda arıyordu. Köylülük bile en mücadeleci dönemini yaşıyordu.

Ama bütün bu toplumsal hareketliliğin merkezinde, hiç tartışmasız biçimde, işçi sınıfı yer alıyordu. 1930’lu yılların devlet kapitalizmini, 1950’li yıllarda özel sanayi işletmelerinin kurulması izlemişti. 1960’lı ve 1970’li yıllar, bu sanayi sermayesinin patlamalı bir gelişme gösterdiği dönemdi. 1950’li yıllarda başlayan büyük kır-kent göçü bu dönemde devam ediyor ve genç ve dinamik bir işçi sınıfı doğuyordu.

1963 Kavel grevinden başlamak üzere birçok militan grev yaşandı. 1965’te Türkiye İşçi Partisi meclise 15 milletvekili ile girdi. 1967’de Türk-İş’in devlet sendikacılığının içinden sınıf mücadeleci DİSK doğdu. İşte 15-16 Haziran, burjuva siyasi düzeninin bütününün bu sınıf mücadeleci sendikacılığı erkenden ezmek için DİSK’i çalışamaz hale getirmek üzere kabul ettiği bir yasayı, Türk-İş üyesi işçiler dâhil bütün Türkiye işçi sınıfının püskürtmek için yaptığı bir büyük eylemdi. Burjuvazi sınıf hâkimiyeti bakımından bir daha hiç bu kadar korkmadı, bu kadar titremedi bu topraklarda.

DİSK kazandı, ama sıkıyönetim ilan edildi. 12 Mart kısmen buna tepkidir, ancak hiçbir şeyi çözemedi. Bu yüzden 1970’li yıllar da büyük bir mücadele dönemi oldu. DİSK hızla büyüyordu. Ecevit’in burjuva solculuğu bu mücadele selini yavaşlattı, ama durduramadı. Faşist hareket sokak çatışmaları ve suikastlarla işçi sınıfının mücadelesini ve onun çevresinde gelişmekte olan sosyalist solu bastırmaya çalışıyor ama başaramıyordu. İşçi sınıfının mücadelesinin gücüne tek bir örnek: Bugün bile bu ülkede tek iş güvencesi olan kıdem tazminatı işte o dev mücadeleler döneminin ürünüdür.

12 Eylül, 70’li yıllarda siyaseten Milliyetçi Cephe’ler ile CHP arasında bölünmüş olan büyük burjuvazinin birleşik cephesi oldu. Birkaç sembolik olay hatırlatalım. Cuntanın başı Kenan Evren daha ilk günlerde baklayı ağzından kaçırdı: “Bir metrdotel (başgarson) benden fazla ücret alıyor, olacak şey mi?” dedi! Ülkenin en güçlü patronu Vehbi Koç, cuntaya mektup yazarak DİSK’in ezilmesini talep etti. Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu başkanı Halit Narin, iş ve sendika yasaları yapılırken, “bugüne kadar işçiler güldü, artık gülme sırası bizde” diye demeçler verdi.

12 Eylül, her şeyden önemlisi, Türkiye’de sınıflar arasındaki güç dengesini değiştirdi. DİSK’i kapattı, yöneticilerini uzun yıllar hapsetti, evcilleştirdi. Sosyalist solun önderlerini ve militanlarını idam etti, 90 günlük gözaltı süreleriyle işkenceden geçirdi, uzun yıllar hapiste tuttu, sürgünde çürüttü, o büyük siyasi harekett çok ciddi şekilde sarsıldı.

Bunun dışında 12 Eylül’ün ikincil bazı saikleri ve sonuçları da vardır. Kürt halkındaki özgürlük tomurcuklarına karşı da bir baskı operasyonudur. Erbakan’ın Milli Selamet Partisi’nin çeperinde gelişmekte olan radikal İslamcı hareketi durdurmaya çalışmıştır. Ana amacının mantığı gereği bir genel demokrasi kısıtlama harekâtıdır aynı zamanda. ABD’nin tam İran-Irak savaşının başlamasından önce NATO’nun güney kanadını askeri güvence altına alması bir başka boyuttur. Ama merkezinde burjuvaziyi işçi sınıfı karşısında yeniden sorgulanamaz bir konuma yerleştirme amacı vardır.

►Darbeden sonra, devlet ile sermaye arasındaki ilişki eskiye göre nasıl bir biçim aldı?

Marx, Fransa örneğinden hareketle burjuva devletinin analizini yaparken, bu devletin sınıf hâkimiyeti araçlarını adım adım olgunlaştırdığını belirtir. Bizde de belirgin bir şekilde doğrudur bu. Cumhuriyet, kuruluşundan itibaren burjuva karakter taşır. Ama burjuvazi bir sınıf olarak onu henüz kendi kontrolüne almamıştır. Kurucu kadroların başında olduğu bürokrasi siyaseten çok güçlüdür. İlk karşı atak İkinci Dünya Savaşı sonrasında Demokrat Parti ile gelir. Burjuvazinin kadroları artık devleti kendileri yönetmeye adaydır. Büyük toprak sahibi Adnan Menderes bir simgedir.

27 Mayıs bir tepki hareketi gibi görülebilir, ama tek özelliği o değildir. Yeni yükselmekte olan sanayi burjuvazisinin tarım ve ticarete karşı mücadelesinin ürünüdür aynı zamanda. 27 Mayıs sonrasında orduyu burjuvalaştırma operasyonu dikkat çekicidir. Bunun en belirgin ifadesi de OYAK’tır, sonra da rütbelilerin refahını kapitalist bir işletmenin kârlarına bağlayan OYAK-Renault’dur. Diğer yandan NATO da orduyu dolaysız biçimde burjuva ordusu haline getirmede doğal işlevini görmektedir.

1971 burjuvazinin modern sanayi-finans kanadının kendi elit örgütünü kurduğu yıldır. TÜSİAD, finans kapitalin ülkenin, eğitime varana kadar bütün önemli alanlarına sermayenin damgasını vurmayı amaçlamıştır daima. 12 Eylül’e giden yolda TÜSİAD’ın liberalizm ve dışa açılma konusundaki propaganda kampanyasının etkisini küçümsememek gerekir.

12 Eylül, sol liberallerin mitolojisinde olduğu gibi, “Kemalist ordunun hâkimiyetinin restorasyonu” falan değildir. Bununla uzaktan yakından ilgisi yoktur. Türkiye’nin büyük burjuvazisinin programının artık burjuvalaştırılmış ordu aracılığıyla işçi, emekçi ve ezilenlere, işkenceyle, idamla, yargısız infazla dayatılmasıdır. 30 yıldır NATO tarafından kapitalizm terbiyesi gören, bir büyük sermaye grubunun “kupon kesicisi” (Lenin) konumunda olan generalleriyle, ordunun, “Osmanlı’dan beri gelen bürokratik hâkimiyeti yeniden tesis ettiğini” düşünmek için insanın gerçekten bir hayal dünyasında yaşıyor olması gerekir.

12 Eylül, ekonomiyi Turgut Özal’a bırakmıştır. Daha sembolik ne olabilir? Dünya Bankası eğitimli, sermaye örgütlerinin danışmanı, Amerikan hayranı Turgut Özal’a! O günden bu yana Türkiye’de piyasa kraldır. 12 Eylül bu anlamda devletin burjuvazinin hâkimiyeti altına girmesinin tamamlandığı geçiş dönemi olmuştur.

►Darbe, sermaye birikimi açısından ne gibi yapısal değişimler yarattı?

Bu 12 Eylül’ün en iyi bilinen yanı olduğu için kısa ele alacağım. 12 Eylül, aynı zamanda Türkiye kapitalizminin dünya ekonomisi içinde yeni bir konuma sıçramasında dönüm noktası olmuştur. Şehir devleti ya da ada ekonomisi gibi özel durumlar dışında, kapitalist sanayileşmeye geç gelen ülkeler, daha önce sanayileşmiş olan ülkelerin mallarına karşı koruma önlemlerinin desteğiyle, kendi iç pazarları için üreterek sanayileşirler. Türkiye de 1930’lu yıllarda devlet işletmeleriyle, 1950’li yıllardan itibaren de özel sermaye birikimi çerçevesinde bu yolu izlemişti. Ama her ülkede bir gün geliyor, bu korumacı düzen sermaye birikiminin kozası olmaktan çıkıyor, önünde bir engel haline geliyor. (Kapitalist bir düzenin gelişme mantığından söz ediyoruz. Korumacılık, kapitalizme karşı mücadele ederken kullanılabilecek bir yöntemdir.)

Türkiye de 1970’li yıllarda bu sınırlara ulaşmıştı. Artık sermaye birimlerinin dünya çapında rekabet arenasına çıkması gerekli hale gelmişti. Ama kapitalist işletmeler, en azından başlangıçta, bu rekabet arenasında ancak işçi sınıfının daha yüksek düzeyde sömürülmesi yoluyla ayakta kalabilirler. Çelişki büyüktü: Tam da ücretler, çalışma koşulları, çalışma saatleri vb. üzerinde oynayarak sömürü oranlarının arttırılması gerekirken işçi sınıfı çok güçlü bir mücadele veriyordu. 12 Eylül işçi sınıfının mücadele araçlarını elinden alarak, dışa açık, ihracata dayalı, dünya pazarında rekabeti gerektiren bir sermaye birikim patikasını olanaklı kılmıştır.

►AKP ile birlikte giderek büyüyen İslamcı sermaye ile 12 Eylül arasında bir bağ var mı?

Kesinlikle. Ama işi iki cepheden ele almak gerekir. Türkiye sermayesinin yeni bir fraksiyonu olarak (Adana hariç, o ilk dönemin bir parçasıdır) Anadolu sermayesinin yükselişi ve sonunda büyük metropollere sıçrayarak finans kapital haline gelmesi, 12 Eylül’ün işçi sınıfını yenilgiye uğratmasından çok büyük destek almıştır. İşin bir yanında bu var.

Öteki yanında ise önce Refah’ın, sonra da AKP’nin bu yeni sermaye fraksiyonunun siyasi temsilcisi olarak yükselişi var. İslamcı sermayenin yükselişini anlamak daha kolay. Ben ayrıca AKP’nin de 12 Eylül’ün doğrusal değil ama diyalektik bir ürünü olduğunu düşünüyorum.

12 Eylül, demin de söyledim, İslamcılığı da durdurmaya yönelikti. 1980 Konya mitingi Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) kaygıları açısından çok anlamlı bir semboldür. Ancak TSK, islamcılığı durdururken, bir ideoloji olarak İslam’ı, genç kuşakları sola karşı aşılamak için yoğun biçimde kullanmıştır. Bu çelişki, elbette kendisi de 12 Eylül demek olan Özal’ın 13 yılı boyunca tarikatlerin ve İslami kurumların önünü açmasının da katkısıyla, sonunda 1994-95’ten itibaren Refah’ın, 2002’den itibaren de AKP’nin birer patlama yaşamalarına giden yolu açmıştır. (Arada elbette modern tarihimizin en budalaca müdahalesi olan, ABD-TÜSİAD-TSK ortak prodüksiyonu 28 Şubat var. Hani “bin yıl sürecek”ti ya! Belki de değil. Bir de 27 Nisan 2007 var. Onun karikatürü!)

12 Eylül İslamcılığın olumsuzlamasıdır. Ama TSK’nın kendisinin İslami ideolojiyi Alaattin’in lambasından çıkartması, İslamcılığın geri dönüşünü kolaylaştırmıştır. Bu da olumsuzlamanın olumsuzlamasıdır. Yani AKP’nin uzun süren saltanatı, var olan ama bastırılmış bir İslamcı geleneğin 12 Eylül zemininden yararlanarak doruğa yükselmesinin ürünüdür.

►Süreci TÜSİAD çevresi açısından değerlendirirsek, ortaya nasıl bir tablo çıkıyor?

AKP dönemi, bir yanıyla, 12 Eylül’ün işçi sınıfına saldırısının devamıdır. TÜSİAD bundan çok memnun olmuştur elbette. Ama bir başka yanıyla da Anadolu sermayesinin, İslamcı fraksiyonun, MÜSİAD sermayesinin, siyasi iktidara yaslanarak TÜSİAD sermayesiyle mücadeleye giriştiği, ona karşı mevzi kazanmakta belli başarılar kazandığı bir dönem olmuştur.

İşçi sınıfı ve sosyalistler açısından mesele bu iki fraksiyon arasında taraf tutmak değildir. Koç’lar, Sabancı’lar, Eczacıbaşı’lar da, Çalık Holding’ler, İhlas Holding’ler, BİM’ler kadar işçi sınıfının düşmanlarıdır. 12 Eylül destekçisi Koç ailesine “cumhuriyet değerleri” kılıfı altında destek vermek, ancak 12 Eylül’de yolunu şaşırmış olmakla mümkündür. Yolumuz 12 Eylül’ün değil, 15-16 Haziran’ın yolu olmalıdır.