birgün

28° AÇIK

KÜLTÜR SANAT 27.05.2020 08:05

Tarihe bakışımız denizdeki balık misali

Zülfü Livaneli ‘Konstantiniyye Oteli’nin yeni baskısıyla okuyucuyla buluştu. Livaneli, “Paris’e gidiyorsunuz; Verlaine burada oturmuştu, Rimbaud şurada kahve içmişti gibi anekdotlar anlatılıyor. Yeni bir tarih olmasına rağmen insanlar çok büyük bir heyecana kapılıyor. Bizde ise gerçekten baş döndürücü şeyler var ama denizin içindeki balıklar gibi pek farkında değiliz” diyor

Tarihe bakışımız denizdeki balık misali

IŞIL ÇALIŞKAN

Yazar, müzisyen, yönetmen Zülfü Livaneli, 2015’te çıkardığı ‘Konstantiniyye Oteli’nin yeni baskısıyla okuyucu karşısında. Roman, yeni kapak tasarımı ve gözden geçirilmiş baskısıyla İnkılap Kitabevi aracılığıyla edebiyatseverlerle buluştu. Geçmişle bugünün insanlarını İstanbul’da buluşturarak, şehrin çok sesliliğini ve tarihini anlatan ‘Konstantiniyye Oteli’, İstanbul’da yüzyıllardır süren cümbüşü bir otel açılışında buluşturuyor. Yazar, romanında okurlarına İstanbul’un kaymak tabakasını, alt sınıfları ve hatta ölülerin ruhlarını buluşturup başarılı bir iş kadını olan Zehra’nın gözünden anlatıyor. Livaneli ile “Bence daha iyi oldu” dediği yeni baskısını ve korona günlerini konuştuk. Sözü kendisine bırakalım…

Dünyanın pandemiyle baş ettiği bu günleri nasıl yorumluyorsunuz?

Pandemi dünya halklarının tamamını ilgilendiren ilginç bir şey. Dolayısıyla hepimizi ilgilendiren bir konuda 7 buçuk milyar insanı yönetenlerin ortak karar alması gerekirken görüyoruz ki ulusal rekabetler, devletlerarası savaşlar, kavgalar ve hatta iç politik çatışmalar sürüp gidiyor. Bu da insanı bir parça umutsuzluğa düşürüyor. Evdeyim, çalışıyorum. Zaten çok dışarı çıkan birisi değilim.

SANAT EMEKÇİLERİNE SOSYAL YARDIM YAPILMALI

Müzisyenler, oyuncular, yazarlar… Kısacası sanat dünyası için zor günler. Henüz elle tutulur bir destek paketi açıklanmadı. Bu ülkede yaşayan bir sanatçı olarak neler söylersiniz?

Evet, sanatçılarla ilgili durum zor. Tiyatrolar boş. Bir yandan maaşların, kiraların, vergilerin ödenmesi gerekiyor. Müzisyenler, yayınevleri, yazarlar olarak zor bir dönemden geçiyoruz. Türkiye’de sanat emekçilerine sosyal yardım yapılmıyor. Dünyada bazı devletler güç durumda olan insanlara destek veriyor ama bizde ne yazık ki yok.

Konstantiniyye Oteli’nin yeni baskısıyla okuyucuyla buluştunuz. Yeni baskıya neden ihtiyaç duydunuz?

Konstantiniyye Oteli’nin yeni baskısı çok güzel oldu. Kapağı Ekin Başak Akgül yaptı. İnkılap Kitabevi’nin baskısı kaliteli. Kitaplar durmadan yeniden basılıyor. Bazen yeni baskıda düzeltmeler, değişiklikler yapıyorum. Ölmüş bir yazarın eserlerine müdahale edilemez elbette ama yazar yaşarken kendisi değişiklik yapabilir. Ben de yeniden bir gözden geçirme yaptım ve bence daha iyi oldu.

İyi bir romancı olma konusunda, “Geleneğe sahip olmadan devrime ulaşmak mümkün değil” diyorsunuz. Bu kitabın geleneğine katkı sağlayan edebiyatçılar kimler?tarihe-bakisimiz-denizdeki-balik-misali-736201-1.

Gelenek dediğimiz şey bir yazarın kafasına, kullandığı dile, bulduğu konulara, dünya görüşüne etki yapan her şey. Böyle baktığımız zaman tabii ki bizim ana dilimizdeki Yunus Emre, Karacaoğlan, Pir Sultan Abdal, Halk geleneğimiz, Divan geleneğimiz… Tüm bunlar bizi etkiliyor. Bir yandan da Nazım Hikmet. Nazım bizim cümlelerimize, düşünce ve cümle kalıplarımıza çok büyük etkisi olan bir şairdir. Yaşar Kemal’le de 40 yıl roman konuştuk. Az buz bir şey değil bu benim için. Dünyanın en önemli romancılarından birisiyle 40 yıl roman, edebiyat konuşmak büyük şans. Yazarı ve dili etkiler bunlar. Ayrıca bu romanda şehrengiz geleneğini canlandırmaya çalıştım. Şehrengiz şimdi kaybolmuş bize ait bir tür. Şehre ait; insanları ve o insanların biraz dedikodusunu yapmak, onların maceralarını anlatmak, tasvir etmek gibi bir tür. Bu roman da modern bir şehrengiz.

ŞEHRİN DİNAMİKLERİ 2 BİN YIL ÖNCE DE AYNIYDI

Roman 4 saatte birkaç bin yılı anlatıyor. Kürdü, Türkü, Ermenisi, Rumu ile koskoca bir tarih. Kurgularken nelere dikkat ettiniz?

Romanı kurgularken Bizans’ın Osmanlı’nın ölülerini de konuşturdum. Çünkü bu şehir katman katman. O kadar çok üst üste gelip geçen hükümetler, krallar, imparatorlar ve onların yaşadığı o kadar ilginç olaylar var ki bugün bize sürrealist gibi geliyor. Ama şehrin dinamikleri değişmiyor. Bu dinamiklerle ilgili anektodlara yer vermeye çalıştım. Ve şehrin dinamiklerinin 2 bin yıl önce de şimdi de aynı olduğunu anlatmak istedim.

Kitap her ne kadar günlük hayatın karmaşasında fark edilmese de geçmişi ve bugünüyle İstanbul’un insanlara etkisine değiniyor. Bunu örneklendirmeniz mümkün mü?

İstanbul çok ilginç bir şehir. Sokaklardan geçip gidiyoruz. İnsanlar telaşla oradan oraya koşturuyor. Vapurlar, arabalar geçiyor. Fakat bir şeyi unutuyoruz. Bu şehrin bir altı var ve aşağıda muazzam bir tarih yatıyor. Ben Fatih Camii’ne gittiğimde oradaki Konstantin’i, Helena’yı, Theodora’yı ve orada yatan bütün Bizans imparator ve imparatoriçeleriyle birlikte Fatih’i de düşünüyorum. Fatih’i ve eşinin türbesini ziyaret ediyorum. Hanımının hiçbir zaman Müslüman olmadığını bu yüzden hocaların Kur’an okurken sırtlarını türbeye dönüp okudukları aklıma geliyor ve tüm bunlar benim şehirle ilgili algımı derinleştiriyor.

Bakın Paris’e gidiyorsunuz; Verlaine burada oturmuştu, Rimbaud şurada kahve içmişti gibi anekdotlar anlatılıyor. Yeni bir tarih olmasına rağmen insanlar çok büyük bir heyecana kapılıyor. Bizde ise gerçekten baş döndürücü şeyler var ama denizin içindeki balıklar gibi pek farkında değiliz.

Justinianus zamanına bakın; bir yandan Ayasofya yapılmış İslam dini yokken ortada. O bölgede hipdromda Nika isyanı çıkıyor. Nika, zafer demek. Çok sayıda insan öldürülüyor. İsyan böyle bastırılıyor. Sonra yine oralarda bu sefer Yeniçeriler öldürülüyor. Vakayi Hayriye, Meyvesi İnsan Olan Ağaç. Sonra Gezi’ye ya da Kanlı Pazar’a geliyoruz. Bunlar aynı dinamiklerin devamı demektir. İstanbul her zaman büyük güçlerin çarpıştığı, hırsların, ihtirasların ve erotik bir havanın oluşturduğu, büyük servetlerin başkalarının eline geçip yok edildiği komplolar diyarı. Konstantiniyye Oteli bir otel açılışı dolayısıyla şehrin binlerce yılını anlatmayı deniyor. Biraz zor bir iş ama göze almıştık bunu.

TOPLUM HASTA, ARTIK GÖRELİM

►Ülkenin kanayan yarası kadın cinayetlerine de değiniyorsunuz ‘Konstantiniyye Oteli’nde.

Kadın cinayetleri de en büyük yaralarımızdan biri ama çok yaramız var artık. İnanılmaz bir yaralanma döneminde yaşıyoruz. Kadın cinayetleri elbette politik fakat bu tartışmaları dar parti siyaseti çerçevesinde ele alıyorlar, çok üzücü. Çocuk gelinler, tecavüz edilip öldürülen çocuklar, Rabia Naz gibi üzeri kapatılmaya çalışılan davalar… O kadar çok yaramız var ki. Kadın cinayetleri Türkiye’de bir epidemi halini aldı. Hiçbir zaman bu kadar fazla değildi. Bu kadar artması; sanki kadın öldürebilecek bir varlıkmış, erkeğin elinin kiriymiş, namusuymuş gibi bir sakat anlayışa bağlı. Dünyanın en aşağılık suçlarını işliyorlar, kendi çocuklarını, kızlarını bile katlediyorlar. Akıl alacak gibi değil. Toplum hasta, bunu görelim artık.

Kitapta hızlı tüketilen müzik kültürüne de gönderme yapıyorsunuz. Günümüz müzik anlayışına dair yorumlarınız neler?

Konfüçyüs der ki, “Bir ülkenin müziği bozulmuşsa orada her şey bozulmuştur”. Bu, müzikten dolayı bozulmuş bir ülke anlamına gelmez. Ruhsal zenginliği sakatlanmış, bozulmuş bir ülkenin en kolay dışavurum yolu müziktir. Müzik bir anda bütün toplumun eğilimlerini gösterdiği için ölçülebilir bir şey. Ben de bunu yaşadım Türkiye’de. Eskiden halk müziği olsun, caz olsun, klasik Türk müziği olsun, pop olsun bütün bunlar bambaşka bir havay��, bambaşka bir ülkeyi yansıtıyordu. Ama siyasetimizden, yeme içmemizden, oturup kalkmamıza kadar her şeyimize damga vuran göç olgusu bambaşka bir tür yarattı. Bu çaresiz insanların bir nedenle büyük şehirlere akması sonucunda, tutunabilmek için içine düştüğü bir nevi nihilizm var. Geleneksel değerlerden kopma yeni değer ölçüleri de edinememe olgusu var karşımızda. Sözleriyle birlikte müzik tarzı da değişti tabii. Yüzlerce yıllık bağlama, elektro saz oldu. Karacaoğlanların Âşık Veysellerin Pir Sultanların memleketinde elektro saz duyulmaya başlandı. Yüzyıllara dayanan rafine bir kültürden geliyoruz ama maalesef bugün bu manzumelere düştük. Aşılacak tabi ama uzun zaman alacak.

İÇİMDEKİ ŞARKILARI PAYLAŞTIM

►Yakın zamanda bir albüm çalışmanız olur mu?

Bir albüm düşünmüyorum şu sırada. Çünkü yazıyorum çok. Ben içimdeki şarkıları paylaştım artık kendi insanlarımla. 400 şarkı besteleyerek film müzikleriyle, konserlerle ama anlatacak hikâyelerim var daha.

Bir Çağrımız Var
Az önce okuduğunuz haber, bağımsız bir medya organı tarafından size sunuldu.
Bağımsız gazetecilik; sermayeye karşı halkı, sömürüye karşı emeği, eşitsizliğe karşı adaleti, savaşlara karşı barışı, piyasacılığa karşı temel hakları, talana karşı doğayı, erkek şiddetine karşı kadınları, istismara karşı çocukları savunmanın olmazsa olmaz koşuludur.
Siz de gerçeğin sesini yükseltmek adına sorumluluk almak istiyorsanız, sadece birkaç dakikanızı ayırarak BirGün’e abone olabilir ve ‘#BirGünBenim’ diyebilirsiniz.
Şimdiden sonsuz teşekkürler…
BirGün bizim; hepimizin.
Tıklayınız