birgün

16° AÇIK

DÜNYA 18.10.2021 08:37

Uyuşturucuyla mücadele yalanı

Meksika’da uyuşturucu ticaretinin tarihi, insana ümit veren bir hikâye sunmuyor. Cazip kazanç imkânı, kamu görevlilerinin de olduğu kişilerin ahlaktan feragat etmesine ve hayvansal dürtülerle hareket etmesine yol açtı.

Uyuşturucuyla mücadele yalanı

Jeremy Kuzmarov

Meksika Devlet Başkanı Andrés Manuel López Obrador (AMLO), ABD Başkan Yardımcısı Kamala Harris’in haziran ayındaki ziyareti sırasında, uyuşturucuyla mücadele gerekçesiyle sürdürülen askeri işbirliğini sonlandırmak istediklerini, artık iktisadi kalkınmaya yönelme arzusunda olduklarını belirtmişti. “Kalkınma İşbirliği istiyoruz. Merida Planı’nın adını dahi duymak istemiyoruz” diyordu.

2008’de imzalanan Merida girişimi uyuşturucu ticaretinin engellenmesi için ABD tarafından askeri teçhizat ve teknik destek sağlanmasını, ayrıca Meksika ve diğer Orta Amerika ülkelerinde güvenlik güçlerinin eğitilmesini kapsıyordu. Plana milyarlarca dolar aktarıldı.


Şimdiyse Dışişleri Bakanı Anthony Blinken tekrar Meksika’ya gitti ve Merida’nın yerine farklı bir plan önerdi. Tarif edilen plana göre Biden yönetiminin ‘uyuşturucu çetelerini kaba kuvvet ile alt etmekte’ kararlı olduğu anlaşılıyor.

Biden siyasi ömrünü "uyuşturucuyla savaş" ile geçirmiş bir siyasetçi. Başarısızlığı kanıtlanmış ve kan akıtmaktan başka bir işe yaramayan savaşı sürdürmesi için bu savaştan para kazananların da baskısını görüyor. Kazanç sağlayanlar arasında şunlar var: a) Milyarlarca dolarlık uyuşturucu parasını aklamakta rol oynayan ABD bankaları; b) ABD parasından silah satış ihaleleri alan silah imalatçıları; c) ABD’nin uyuşturucuyla mücadeleden çekilmesini fırsat bilip tüm nüfusa korku salarak seçimleri kazanmaya çalışacak Cumhuriyetçiler; d) ABD polisi, sınır kuvvetleri, Uyuşturucuyla Mücadele Dairesi (DEA) ve mesleklerini icra etmek için savaşın sürmesine ihtiyaç duyan daha niceleri.

TARİHE BİR BAKIŞ

Araştırmacı Yazar Benjamin T. Smith’in bu sene yayınlanan kitabına göre 1970’lere baktığımızda Meksika’da uyuşturucu ticaretinin nispeten barışçıl bir görüntü verdiğini görüyoruz. Hele ki bugün ile kıyaslayacak olursak…

Yirminci yüzyılın ilk birkaç on yılında uyuşturucu ticaretini yönetenler bazı ufak eczacı, suçlu, çiftçi ve tüccar ağlarıydı. Bu insanlar yerel siyasetçiler tarafından korunuyordu. Meksika’nın ilk uyuşturucu tacirlerinden José de Moral marihuana satıyordu. Mahkeme önüne çıkarıldığında 5 aylık hapis cezası için yargılanıyordu ve hakime “birçok rahatsızlığı gidermek için kullanılan bu bitkiyi nasıl uyuşturucu sayabilirsiniz?” diye sormuştu.

Diğer önemli bir figür de ilk ‘modern dedektif’ diyebileceğimiz Valente Quintana’ydı. Meksika’nın Sherlock Holmes’u diyebileceğimiz bu şahsiyet 1920 ve 1930’lu yıllarda uyuşturucu tacirlerinin can dostuydu. Uyuşturucu tacirleriyle ilk ittifaklar bu dönemde kuruldu. Uyuşturucu ticaretinden edinilen kazanç devlet binaları ve okulların inşası için kullanıldı, bu parayla askerlerin ve polis gücünün maaşları ödendi.

Dönemin birçok uyuşturucu taciri içinde yaşadıkları topluluklar tarafından saygı görüyordu. Ciudad Huarez Bölgesinin Al Capone’u sayabileceğimiz Enrique Fernandez Puertas öldüğünde insanlar çamur içindeki yollarda sıra olup saygılarını sundular ve ağıtlar söylediler.

Fernandez’in uyuşturucu parasıyla yoksul mahallelerde en az dört okul yapılmıştı, su sistemi ve açık hava tiyatrosu inşa edilmişti ve öğretmenlerin maaşları bile bu paradan karşılanıyordu. Fernandez’in adres defterinde senatörler, kongre üyeleri ve hatta Devlet Başkanı’nın sekreteri dahi vardı.

MARIHUANA TAKINTISI

Yolsuzluklar sistemin içine işlemişti fakat Meksika bir yandan dönemin en sert uyuşturucu yasalarını tasarlıyordu. Bu yasaların arkasında ABD Narkotik Büro’nun başındaki Harry J. Anslinger vardı. Anslinger ülkeleri istediğini yaptırmak için kabadayılık taktiklerine başvurmasıyla biliniyordu.

Meksika’nın güç sahibi elitler, marihuana kullanan askerlerin “acımasızca cinayet işleyebildiklerini” iddia ediyor ve insanların “yerliler gibi davranmalarına” sebep olduğunu savunuyordu. Buna karşın Meksikalı diplomat Manuel Tello, Milletler Cemiyeti’nde yaptığı konuşmada bu maddeyi kullanan insanların delirdiğine yönelik hiçbir tıbbi bulgu olmadığını söylüyordu. Savunduğu görüşler Meksika’da Alkolizm ve Diğer Bağımlılık Yapıcı Maddelerle Mücadele Kampanyası’nın yöneticisi Leopoldo Salazar Viniegra’ya dayanıyordu. Viniegra’nın yazdığı kitaba göre marihuana kullanımlarının başlıca etkileri ağız kuruluğu, göz kızarıklığı ve iştah artışıydı. Bunun dışında gözlenen etkiler marihuananın kimyasal özelliklerinden değil kullanan kişinin psikolojik durumuyla ilgiliydi.

Viniegra’nın görüşleri ülkede morfin satış noktaları kurulmasına imkan tanıdı. Birçok insan tedavi amaçlı morfin kullanımından fayda gördü. Harry Anslinger’ın cevabı ise Meksika’ya şantaj yapmak oldu ve satış noktaları kapatılana dek Meksika’ya morfin satışlarını engelleme kararı alındı. Bu olay sonrasında Meksika’nın uyuşturucu yasaları ABD’dekilerden bile daha sıkı bir hal aldı.

MERKEZİYETÇİ YOKSULLUK

1940’lı yıllara gelindiğinde uyuşturucu ticareti resmen devlet himayesinde yürüyordu. Uyuşturucu satışının her aşamasından ‘vergi’ alınıyordu. Bu sayede bilançoları ekside gezen eyaletler bir anda kaynak bolluğuna kavuşmuştu ve vergiler düşük tutulurken birçok altyapı yatırımı da yapılabilir olmuştu. Meksikalı devlet liderleri uyuşturucu parasının nimetlerini iyiden iyiye fark eder oldular ve ülkenin değersizleşen para birimini ve cari açığı telafi etmek için kullandılar.
Meksika’nın Federal Güvenlik Bakanlığı (DFS) bir yanda CIA ile yakın çalışıyor, diğer yanda ülkenin uyuşturucu ticaretini kontrol ediyordu. Hatta zaman zaman kimin söz sahibi olacağı konusunda kolluk kuvvetleriyle münakaşa etmekten dahi çekinmiyordu. DFS ekiplerinden bazıları profesyonel suikastçilerdi. 1960’lı ve 1970’li yıllarda solcu muhalifleri ortadan kaldırmak için işe alınmışlardı.

DEA’in raporlarına göre 1980’li yıllarda uyuşturucu tacirleri sokaklarda otomatik silahlarla geziyor ve DFS ya da diğer ilgili kurumlardan alınmış ‘resmi izinlerle’ hareket ediyorlardı.

ÖZGÜRLÜKLER ÇAĞI

ABD’de 1960’lı yıllarda karşı kültürün yükselişe geçmesi, Meksika’da narkotik sektörünü baştan aşağı değiştirdi. Küçük ve yerel örgütler milyon dolarlık yapılar haline geldiler ve kazandıkları paraları bankalar aracılığıyla aklamaya koyuldular.

Şiddet olaylarının bu dönemde yükseliş göstermesi ise genellikle uyuşturucu tacirlerine değil narkotik polislere dayandırılıyor. Nixon döneminde uyuşturucuyla mücadelenin mihenk taşı haline gelen DEA’in bünyesine Florentino Ventura Gutierrez gibi sadistler katılmıştı. DEA çalışanlarından biri onu “Tanıdığım en zalim adamdı. Birine işkence yapmak onun için kötü havada sokağa çıkmak gibi basit bir şeydi.”

Devlet güçlerinin uyuşturucu tacirlerine işkence ettikleri, cesetlerini ise solcu direnişçilerin cesetleriyle birlikte bir yerlere gömdüklerine dair çok sayıda suçlama vardı. Vietnam’daki gizli operasyonlarda eğitim gören eski CIA görevlilerinin ülkede suikast birlikleri kurduklarına yönelik söylentiler vardı. 1970’lerde fitili ateşlenen Condor Planı’nı DEA daha sonraları “umursamazlık, beceriksizlik ve yolsuzluk dolu kısır bir döngü” olarak tanımlayacaktı.

1970’lerde Meksika’nın polis kuvveti lideri olarak görev yapan Arturo Durazo Merono yolsuzluklarıyla nam salmıştı. 1982 tarihli raporlara göre kişisel serveti bir milyar dolar dolaylarındaydı ve parasını İsviçre bankalarında saklıyordu. Ofisine dostlarını ve sevgililerini davet edip kokain çekerdi.

Moreno havalimanında operasyonlar düzenleyerek uyuşturucu yakalar, paketlerin içine süt tozu karıştırarak yakalanan miktarı şişirir ve diğer ‘yakalanmayan’ kaçakçılardan ödülünü alırdı. Yolsuzluklar sınırın diğer tarafında da yaygındı. 1970’li yıllarda uyuşturucu kaçakçılığı yapan biri “Amerikan polisleri de parayı Meksika polisleri kadar seviyorlardı, üstelik daha bile ucuzlardı” diyordu. Uyuşturucuyla Savaş politikasının başarısız olmasına şaşırmamalı.

KIYAMET KOPUYOR

1990’lı yıllara gelindiğinde uyuşturucu sektörünün kazancı epey artmıştı ve devlet gücünün zayıflaması, narkotik polislerini tüm uyuşturucu ticaretini kontrol edebilecek bir konuma koymuştu. Ödenen rüşvetler tüm devleti ve polis kuvvetini kıskacına almıştı. Artık devlet görevlileri uyuşturucu tacirlerine hizmet ediyordu. Meksika’da dönemin Genelkurmay Başkanı bile işin içindeydi.

2006-2012 yılları arasında ülkeyi yöneten Başkan Felipe Calderon, ABD’nin de desteğini alarak uyuşturucu kartellerine savaş açtı ve sonuç tam bir felaket oldu. Adam kaçırmalar ve cinayetler bir anda tırmanışa geçti. ABD’den ülkeye silah girişi katbekat arttı.

Meksikalı askerlere artık ‘askeri kartel’ deniyordu ve bu insanlar artık kartelin kendisi kadar tehlikeli görülüyordu. 2009 yılında 1400 insan hakkı ihlali raporlanmıştı. Dönemin hak savunucularından biri “Ebu Greyb Cezaevi burada Cuidad Huarez’de yaşananların yanında çocuk bahçesi gibi kalır” diyordu. 2014 yılına gelindiğinde Meksika’da üretilen eroin miktarı 1970’lerde üretilen miktarın on katıydı.

TARİHTEN DERS ÇIKARMAK

Meksika’da uyuşturucu ticaretinin tarihi insanlığa dair ümit veren hikayeler sunmuyor. Cazip kazanç olanakları birçok insanın ahlaktan feragat etmesine ve adeta hayvansal dürtülerle hareket etmesine yol açtı.

Yolsuzluk ağları öyle derine iniyordu ki iyiler ile kötüler arasındaki çizgi tamamen ortadan kaybolmuştu. Gerçekten ‘iyi adamlar’ olarak görebileceğimiz tek kesim, uyuşturucuyla mücadele yasalarının reform edilmesini ve şiddetin ancak daha hoşgörülü yasalarla engellenebileceğini söyleyenlerdi.

Şimdi AMLO’nun Meksika’da benimsemeye yaklaştığı yaklaşım, Uyuşturucuyla Savaş döneminde verilen hasarı geriye döndürmek ve daha çağdaş bir yaklaşım benimsemek üzerine kurulu. Tabii ABD’li politika yapıcıların buna uyum sağlayacaklarını ummaktan başka çaremiz yok.

CovertAction Magazine'den çeviren: Fatih Kıyman