Samimi komşuluk ilişkileri, Türkiye’de hayatın normlarından biriydi. Ama madalyonun öteki tarafı da vardı

Sevgili Hakan,
 
Geçen gün bir gazetede “eski komşuluk ilişkilerinin kalmadığı” üzerine bir haber okudum. Modern çağda, komşular arasındaki samimiyetin artık yerini mesafeli ilişkilere bıraktığını anlatıyordu.
 
Aslına bu yeni bir şey değil. Büyük kentlerde hep yaşanan bir durum. Ayrıca Moskova’ya kıyasla İstanbul’daki komşuluk iklimi hâlâ çok sıcak. Bizde bazı istisnalar dışında, neredeyse her yerde buz gibi bir hava eserken ve komşular inatla birbirini tanımak istemezken, sizde bağımsızlığına düşkün bazı semt ve apartmanların dışında ‘komşu’ kelimesinin derin bir anlamı var.
 
Yıllar önce İstanbul’a yerleşirken ucuz bir semtte küçük bir daire tutmuştum. ‘Yeni bir ülkede, yeni bir hayata başlamak’ kolay değildi. Bir taraftan bu cesareti gösterdiğim için kendimi bir kahraman olarak görürken, diğer taraftan da tavşan gibi korkak olduğumu, her şeyden çekindiğimi hissediyordum.
 
Eve yerleşirken komşuların meraklı bakışları altında ezildiğimi belli etmemek için aşırı bir çaba sarf ediyor, sonra da fiziksel yorgunluğun dışında ve ondan çok daha fazla bu gerginliğin etkisiyle uyuyakalıyordum.
 
Bir gün kapı çalındı. O yıllarda Türkçe’yi iyi bilmiyordum. Daha gençtim. Ve gümrüklerden sokaklara kadar hep belli belirsiz bir polis korkusu ile yaşıyordum. Şimdi kapıyı çalanın da polis olduğunu düşünerek, pasaport ve belgelerimin tamam olduğu yolunda güven dolu cümleleri içimden tekrarlayarak kapıyı açtım.
 
Karşımda bir gülümseme duruyordu. Evet, yanlış yazmadım, bir gülümseme… Sonradan yan komşum olduğunu öğrendiğim, benden 10–15 yaş daha büyük bir kadın, son derece içten bir gülümsemeyle elindeki tabağı bana uzatıyordu. Benim hiç Türkçe bilmediğimi düşünerek basit birkaç kelime söyleyip tabağı vererek hemen evine dönmek istiyordu. Onun bu sıcak ve anlayışlı tutumu beni öylesine etkilemişti ki, kendisine “Teşekkür ederim, çok teşekkür ederim” derken tabaktan çok bu tutumu kasteder gibiydim. O ise benden Türkçe bir şeyler duymayı pek ummadığı için şaşırmış, sevinmiş, ama yine de fazla üzerime gelmeden “Afiyet olsun” diyerek evine dönmeyi tercih etmişti.
 
Sonradan bazı ‘özel günlerde’ hazırlanan tatlı ve yemeklerin de aniden çalan kapı zillerinin ardından, güzel bir tabak içinde size sunulabileceğini gördüm. Ardından bunlara yine ‘Türkçe’ karşılık verilmesi gerektiğini ve tabağın boş iade edilemeyeceğini öğrendim. Ve Moskova’da olmayan bu alışverişten büyük zevk aldım.
 
*      *      *
 
Normal olarak insanın en yakın dostları ya da en azından, sohbet ortakları arasında bazı komşuların da bulunması, Türkiye’de hayatın normlarından biriydi. Bunun, sıkılmayı ve kendini yalnız hissetmeyi önleyen bir yanı vardı kuşkusuz.
 
Ama zamanla madalyonun öteki yüzünü de görecektim. Samimiyet denilen şey, dozu herkese göre başka ölçülerle ayarlandığı için, zaman zaman insanı rahatsız da edebiliyordu.
 
Örneğin, kapı önünde sizi yakalayan bir komşunuz, ‘komşuluk hakkı’na dayanarak size oldukça özel sorular sorabiliyordu:
 
- Evli misiniz, bekâr mı? Haa, ben de dün yanınızdaki beyefendiyi sizin eşiniz sanmıştım…
 
- Şey, geçen gün size gelen bayanı benim oğlum çok beğenmiş. Kimlerdendir acaba? Hani, denk gelirse, belki hayırlı bir iş olur da…
 
- Bu saatte nereden böyle komşu?..
 
Bu ‘gayet iyi niyetli’ sorular ve tavırlar sıklaştıkça, zaten işime uzak olan bu semtten ayrılarak başka bir semte taşınma isteğim daha da artmıştı.
 
Ama bu tür müdahalelerin önünü tümüyle almanın imkânsız olduğunu da anlıyordum. Madem komşuluk ilişkilerinin sıcak iklimini seviyorsun, bazen ortaya çıkan bu sorunlara da alışacaksın. Hani bir Türk atasözünde dendiği gibi: Gülü seven dikenine katlanır… 
 
*      *      *
 
İstanbul’un çeşitli semtlerinde, birçok apartmanda yaşadım. Bazılarında ‘kabul günü’ geleneği vardı. Bir yerlere misafirliğe gitmek, oradaki sohbetlere katılmak, hatta dedikodu yapmak ve bu arada çeşit çeşit pastalar ve börekler yemek harika bir şeydi.
 
Ama sıra bana geldiğinde, bu işin bedelinin hiç de az olmadığını kan ter içinde öğrendim. O kadar hazırlık yapmak doğrusu az yorucu değildi. Buna sadece yemek değil, temizlik de dahildi. Ve daha önce yazdığım bir mektupta da vurguladığım gibi, Türkiye’deki aşırı temizlik tutkusu ve becerisi, bir Rus’un kolay baş edebileceği bir şey değildi. 
 
Konukseverlik veya misafirperverlik (nedense bu eski deyiş kulağıma daha hoş geliyor) sanatında öğrendiğim bazı şeyler beni bunaltıyor, bazıları da bana çok eğlenceli geliyordu. İki örnek vereyim:
 
Ne kadar yerseniz yiyin, misafirperver ev sahibi açısından azdı. Ve o, sizin daha fazla yemenizle, hazırladığı yemeğin hakkının verileceğine kesinlikle inanmış gibiydi. Durmadan daha fazla yemeniz için ısrar ediyor, tabağınızı uzattığınızda asla sizin “biraz, çok az, bir kaşık” türü ricalarınızı dinlemeden ne varsa tepeleme dolduruyordu. Bunun Türk işi ‘dostane bir işkence’ye dönüştüğünü anlasanız da, çoğu kez yapacak bir şey kalmıyordu.
 
Hatta bazen yemeniz için “Allah aşkına”, “Bak, darılırım ama…” gibi enteresan baskılar yapılması da doğal sayılıyordu.
 
Eğer az yemişseniz ya da misafirliğinizin süresini kısa tutmuşsanız, sizi uğurlarken ev sahipleri garip bir şey söyleyebiliyordu:
 
- Bunu saymayız! Yine buyurun…
 
‘Bunu saymamak’ deyimini önceleri anlamıyordum. Bende ‘kayıtlara geçirmemek’ veya ‘iptal edilmek’ gibi bir şeyler çağrıştırıyordu. İçtenlik belirtisi ve yeni misafirperverlik vaadi olduğunu sonradan anladım…
 
*      *      *
 
Türkiye’de komşuluk ilişkilerinin beklenmedik bir yerinde de ‘kapıcılık kurumu’ var.
 
Her şeyden önce, bunun bir Rus için ‘mükemmel bir buluş’ sayıldığını, kapıcının varlığının apartman sakinleri açısından büyük rahatlık anlamına geldiğini, bu işi Rusya’da organize etmek için defalarca düşünüp her seferinde başarısız olduğumu belirteyim. Sonra da kapıcının, asıl işlerinin dışındaki vazgeçilmez bir misyonuna gelelim.
 
Kapıcı, her ne kadar apartmanınızdaki hizmet sektörünün temsilcisi olsa da, aslında sanki adı konmamış ‘büyük aile’nin vazgeçilmez bir bireyi gibi. Hatta onun rolü, bazen aile reisinin (apartman yöneticisinin) rolünden daha büyük. Daireler arası iletişimin sağlanması, bunun önemli bir parçası:
 
- Söyle 12 numaraya, geceleri müziğin sesini öyle açmasın bir daha!..
 
Ayrıca kapıcı, apartmanda canlı bir gazete gibi işlev görüyor ve kendisi de bundan mutluluk duyuyor:
 
- 8 numaranın kızı evleniyor muymuş? Oğlan da pek tıfıl bir şey! Neymiş mesleği? Ne dedin, iç güveyisi mi geliyormuş?
 
Komşuluk, bir yabancının Türk toplumunu anlaması için mutlaka tanışması gereken çok önemli bir ilişki türü. Ve galiba, asıl mesele, komşulukta insanı rahatsız eden bazı tavırların altında bile iyi bir geleneğin yattığını görmek ve ‘kendini, özel hayatını koruma’ çabasında karşı tarafa kırıcı davranmamak.
 
Bunu anlamak, senin gibi bir ‘apartman düşmanı’ için zor olsa da, yine de denemeye değer bence.
 
Sağlıcakla kal.
 
Nataşa