1988’de ülkemize gelen bir beyin araştırmacısının konferansına ilişkin yazdığım yazıyı arşivimden çıkartıp bu hafta için seçtiğimde, kafamda bu yazıyı yazdığım gün canlandı. Konuşmaların arasında Çorlulu Ali Paşa Medresesine gidip beraberce nargile içtikten sonra, konuşmacıyla psikiyatrinin yaklaşan yeni yüzyıldaki (2000’ler!) yeri ve yükümlülükleri üzerine konuşup tartışmış, o sırada yepyeni gelen ve heyecan veren birçok bilgiyi öğrenmiştim. Yazıyı Cumhuriyet BilimTeknik’te ve sonra da Söz Uçmuş Yazı Kalmış’ta yayımlanmış haline göre epeyce kısalttım; ama yazım üslubuna pek dokunmadım.

 
İngilizce’de Türkiye ile adaş sayılan hindinin kafasının vücuduna oranla küçük olması, ‘hindi kafalı’ sözünün kullanım amacını belirler. Türkçe de, ‘kaz kafalı’ ya da ‘kuş beyinli’ sözleriyle karşılamaya çalıştığımız bu deyimin kaynağı, kafanın içindeki organın, yani beynin küçüklüğü... Hatta beynin bütününün de değil, ön kısmının ve bilhassa, önün de prefrontal korteks diye bilinen bölümünün küçüklüğü.
  
Prefrontal korteks’in küçüklüğü canlının davranışlarına nasıl yansıyor? Beyin ve davranış ilişkileri hakkında konuşmak üzere ülkemize gelmiş olan Dr. Bruce Price’ın (1989 yılında, yy)  aktardığı hindi örneği şöyle: Hindinin öldürme dürtüsünü kontrol edebilmesi için belirli bir sinyal gerekiyor.Yavru hindilerin çıkardıkları ‘bip’imsi seslerin, kendilerini anne hindi tarafından öldürülmekten koruduğu söylenir. Bu görüşün trajik bir kanıtı var. Eğer anne hindi sağırsa, ‘bip’ seslerini duymaz ve yavrular annenin gözünde yuvasını işgal etmiş birtakım mahlukattan sayılarak öldürülür. Prefrontal korteksin güdüklüğü, anne hindinin herhangi bir farklı duruma uyum sağlamasını engellemektedir. Dar kafalı, esneklikten yoksun ve ilkel dürtülerin güdümümde hareket eden bir tip ortaya çıkarmaktadır. İngilizce’deki adaşımız ‘turkey’(hindi) kafa yapısı olarak pek özenilecek bir tip değil, anlayacağınız.
 
Frontal şebeke diye bilinen beyin altsisteminden söz edilirken, bu sistemin pek mevcut olmadığı canlılardan ‘hindi’ ve ‘dinozor’ ilk örnekler. Basküle çıktı mı, ‘şimdiki insan’ın 5000 katı çeken dinozor’un beyni, şimdiki insan’ınkinin beşte biri kadar! Çoğunu da koku uzmanı bölgeler oluşturuyor.
 
Canlıların evrim içinde gelişme çizgilerinde, beynin bazı bölgelerinin (görme ile ilgili olanlar gibi) genişlediği, prefrontal korteks’in ise en büyük boyuta insanda ulaştığı biliniyor. Hangi canlının daha gelişmiş olduğuna karar verirken kullanılan birkaç ölçü var. Örneğin, araç-gereç kullanabilme. Biz insanlar, bunu insana özgü bir şey diye düşünürken; hem kimi maymunların, hem de kimi kuşların avlanmak için araç gereci büyük bir beceriyle kullandıkları görüldü. Geriye ne kalıyor, insan ile ona benzeyen canlıları ayırt eden? Konuşma. Örnekler çok: İki yüz kelimelik bir dağarcığa sahip şempanzeler, öyküler anlatan goriller.... Yalan bile söylüyorlar.
 
Frontal şebekenin (prefrontal korteks) ve arkadaşlarının insana sağladığı ayrıcalık, bireyler arası ilişkide kendisini gösteriyor. Birisinin kendini başka birisinin yerine koyabilmesi, ötekinin duygularını ve düşüncelerini anlayabilmesi frontal şebekenin sağladığı bir ayrıcalık. Başka birisinin duyuş ve açılarını fark edebilme ayrıcalığından kaç kişi yararlanabiliyor? Bu belli belirsiz. Ancak, duygu ve düşünce esnekliğinden en uzak adamın bile, başkalarının perspektiflerini fark etme yeteneği biraz olsun var. Empati diye adlandırılan bu yeteneği prefrontal korteks’in yüzölçümüyle doğru orantıda olup olmadığı henüz belirsiz.
 
Beynin bu sisteminin kıvamında çalışmasının verdiği bu esneklik, ve kıvraklıktan yoksun düşünce tarzlarına bir sürü örnek bulmak mümkün. Konuşmacının örneği bir karikatür:
 
Perdede bir kadın ve bir adam. Adam kafasına bir tabanca dayamış, birkaç saniye sonra tetiği çekecek. Kadın ise kıkır kıkır gülmekte... Adam kadına bağırıyor: “Fazla gülme, kendimden sonra sıra sende”.
 
Konferansın o noktasında benim aklıma gelen sizinkine de gelmiştir belki: Hani, adamı (genellikle Temel) götürmüşler darağacına asacaklar. “Son sözün ne?” diye soruyorlar. “Ha bu bana ders olsun” diyor ya, o fıkra. Ama, bunu bir düşünce katılığı yerine, son dakikaya kadar devam eden bir espri anlayışı diye görmek de mümkün olabilir. Belki de, ben psikiyatr olduğum için bu esneklik eksikliğini, nörologların biraz daha klinik bakarak gördüğü gibi tam bir kısıtlılık olarak değerlendiremiyorum. Zor bir anda bile mizah duygusunu koruyabilmenin, düşünce esnekliğinin hiç olmamasına değil, ama herkesin olduğundan farklı yerlerde esnek olabilmenin ürünüdür, diye de düşünebiliriz.
 
Konuşmacı Dr. Price’a göre psikiyatrlar, (1980’lerdeyiz) ‘beyin’i fazla düşünmüyor ve kişinin duygusal yaşantılarına fazla dalıyor. Nörologlar ise reflekslere ve tomografilere fazla gömülüp, hastayla ve onun hissettikleri ya da düşündükleriyle pek zaman harcamıyorlar. Harcasalar da, pek bir şey anlayamayabiliyorlar.
 
***
 
Epilepsi ve çengelli iğne
 
Konuşmanın ikinci yarısında temporal lob epilepsisinden söz ediliyor. Öyle bir epilepsi ki, belirtilerini düşünüşte, algılayışta ve hissedişte değişikliklerle ortaya koyuyor. Tam da bu nedenden dolayı, beyin ile yaşantılar arasındaki ilişkileri anlatmak isteyenler için biçilmiş kaftan.
 
Örnek vaka çok ilginç; bir adam ne zaman bir çengelli iğne görse, cinsel uyarılmışlıkla beraber nöbete özgü değişiklikler oluyormuş: Odanın içinde dolanmak, dudaklarını şapırdatmak ve bütün bunlar olurken dış dünyayla ilişkisini kesmek gibi... Aynı kişi, çengelli iğne gözünün önünde olmaksızın, bir cinsel ilişki de kuramadığı için, karısı tarafından doktora getirilmiş. Bunun bir epilepsi tipi olduğu anlaşılmış, tedavi edilmiş, nöbetler kontrol altına alınmış vs. Ancak, doktoru açısından bir sorun sayılmasa da, araştırmacıların ilgisini çeken ve nöral mekanizmalarla açıklanamayan bir şey kalmış: Çengelli iğne.
 
Adamın hayatının ilk yıllarına ait bilgi edinildiğinde çengelli iğnenin hayatındaki rolü açığa kavuşmuş. Küçük bir çocukken annesiyle hep beraber olmak ve ondan hiç ayrılmamak isteyen bu ‘adam’, bir çengelli iğneyi kendi giysisine tutturur, sonra çengelli iğneleri birbirine geçirerek oluşturduğu zincirin bir ucunu anacığına iğnelermiş. Hiç ayrılmamak için...
 
Bağlanmanın ve beraberliğin bir simgesinin, bir epilepsi nöbetinin malzemesi olması hiç şaşırtıcı değil. Dr. Price, konuşma sonrasındaki sohbetimizde bu örneğin bana ilginç gelip gelmediğini sordu. Sonra, “Son bir şey” diye ekledi: “ Bizim hastanede bir konuşmacı, depresyonun beyindeki tüm esrarının çözüldüğünden, artık depresyonun felç ya da damar tıkanması gibi hastalık olduğundan söz ediyordu. Psikiyatri bölümünün başkanı söz alıp, konuştuğunda ‘bana 40 yıl önceki Freudçuları hatırlatıyorsunuz’ dedi. ‘Onlar da her şeyi açıkladıklarını, çözülmemiş hiçbir esrar kalmadığını söylüyorlardı. Ama şimdi de siz buradasınız’...’’
 
‘From Turkey’ olup, ‘turkey’ olmamanın verdiği avantajlardan memnun ve frontal şebekeyi koruyan kafatası bölgelerimi okşayarak, bu yazıyı bitiriyorum. Çengelli iğneler, çizmeler, deri yelekler ve hatta kırbaçlar. Bunların hiçbiri, bir hindi için anlam taşımaz. Ama, kimimizi de nerelere taşıyabilir? Parfümler, melodiler, şekerler... Hepimizin içinde bir şeyleri yerinden oynatabilir. Ne hindi, ne dinozor, ne de maymun. İnsan olmaya özgü bir beyinsel ayrıcalık bulduk şimdilik, ancak ne kadar elimizde tutabiliriz, bilemiyorum (1988).