Acaba Başbakanımız, Auguste Rodin’in çıplak bir şekilde bir kayaya oturttuğu Victor Hugo’nun anıtını görseydi ne derdi?

Acaba Başbakanımız, Auguste Rodin’in çıplak bir şekilde bir kayaya oturttuğu Victor Hugo’nun anıtını görseydi ne derdi?

- Bu ne be! Adam çıplak! Kaldırın şu ucubeyi! Paris’e bir dahaki gelişimde görmeyeyim!
Yine Rodin’in Honoré de Balzac heykelini görseydi?

- Bu ne ya? Altı yılda yapa yapa bunu mu yapmış? Kafası nerde, göbeği nerde belli değil!

Ya ünlü La Baiser (Öpücük) adlı eserini görseydi?

- Ayıp be! Çoluk çocuk görüyor. Ahlaksızlık bu!

Onlardan sonra “heyetten biri” Erdoğan’ın kulağına “Efendim, bu da Rodin denilen adamın eseridir” diye fısıldasaydı, bizdeki “Düşünen adam” heykelini de kaldırtmaz mıydı acaba?

Tövbe estağfurullah!..

*      *      *

- İçki içme, meyve ye!

- Sigarayı bırak!

- Üç çocuk yap!

- Filmi yasakla!

- Heykeli kaldır!

Bence gidişimiz harika!..

Başbakan sertleştikçe oy desteği artıyor.

Oy desteği arttıkça sertleşiyor.

O, hem seven, hem döven sert bir “baba”.

“Mümtaz şahsiyet”.

“Bütün Türkiye’nin Belediye Başkanı”…

Bir muhalefete çakar, bir İsrail’e!..

Arada heykele!

- Türbenin yanına bir ucube koymuşlar, garip bir şey dikmişler. Belediye başkanımız görevini yerine getirecektir. Bunu süratle bekliyoruz. İnşallah ilk gelişimizde bunu da göreceğiz.

*      *      *    

Kültür Bakanı Ertuğrul Günay’ın zaten zor bir kaderi var. Sosyalist geçmiş, CHP Genel Sekreterliği, AKP’den milletvekilliği ve bakanlık… Ne yeni partisi onu tam olarak bağrına basabiliyor (ne de olsa “dokuya yabancı”), ne eski dostları hoşgörebiliyor (ne de olsa “kariyerist ve dönek”)...

Günay şu sıralarda çok zor günler geçiriyor.

Bülent Arınç çıkıp “ecdadımızı korumak adına” Muhteşem Yüzyıl dizisinin yayından kaldırılmasını istiyor. Günay, onunla karşı karşıya gelmemeye gayret ederek, yumuşak ve hoşgörülü bir tavırla “Hürrem ve Kanuni Süleyman çevresinde geçen trajediyi, Shakespeare trajedilerinden çok daha insani ve çok daha derin görüyorum. Biraz sabredelim, fragmanlar üzerinden hüküm vermeyelim. Tarihi de kendi zamanı ve gerçekliği içerisinde değerlendirmeye çalışalım” diyor.

Heykel krizinde durumu kurtarmak için önemli bir riski üstleniyor ve “Beğenmeme hakkımız var. Ama biz bir anıtı sanatçının emeğine saygısız biçimde yıkmaya, kaldırmaya çalışmayız. Sanatçıyı üzmeye hakkımız yok” diyor. Nasıl yani? Erdoğan bir dahaki gelişimde görmeyeyim demedi mi?

Başbakan Kars’taki İnsanlık Anıtı’nı ucube olarak karalayarak kaldırılmasını buyuruyor. Günay, “Aslında öyle demek istemedi. Ucube dediği heykel değil. Çevredeki yapılaşma. Heykel kötü değil. Ama mesajını tam veremiyor. Aslında verebilir de, tam bitmemiş. Sorunlu bir heykel de, sorunu garnizon tabya üzerinde ve SİT alanında olmasından kaynaklanıyor” gibi sözlerle durumu yumuşatmaya çalışıyor.

Ama Başbakan’ın “ucube” derken heykeli kastettiği aşikar! Günay’ın işi zor.

Ya şimdi Erdoğan çıksa da şöyle dese:

- Yahu, ben o heykele ucube dedim, ne olacak! Hasan Harakani'nin türbesinin yanında öyle heykel istemem!

 

Günay’ın, üzerine oturduğundan beri hiçbir zaman rahat edemediği bakanlık koltuğu iyice sallantıya girmez mi? Mesele, hükümet krizi olmasa da “bakan krizi” doğurmaz mı?

Zaten olay, tam bir skandala dönüşmüş durumda… Hem ülke içinde, özellikle de sanat-kültür dünyasında… Hem de uluslararası alanda… “Heykel yıktıran Başbakan” olmanın faturası hesaplandı mı acaba? Bu iş ”van minuts” demeye benzemez.

Ayrıca bu İnsanlık Anıtı, 2006’da Ermenistan’la dostluğu pekiştirmek için yapılmaya başlandı (ve hâlâ tamamlanmadı). Ne olacak “Ermeni açılımınız”a? Yıkarsanız, birçok şey bu heykelin tonlarca ağırlığının altında kalmaz mı?

*      *      *

Bu tartışmalarda “Kars’ın dokusuna uygun” veya “uygunsuz” yapılaşma tezleri bana pek bir ilginç geliyor. Asıl konuşulan konuların yanına meze yapılmaya çalışılan “kentin tarihi yapısı”, “uyumsuz planlama” falan konularında ciddi bir karşı tez getirmeye gerek var mı acaba?

Bu konuda benim aklıma sadece Kars’tan eski bir fıkra geliyor.

Kars'ta bir yerel televizyon kanalı, halkla röportaj yapıyor.

Muhabir, yaşlı bir amcaya mikrofon tutup soruyor:

- Nasılsın dayı, eyi misen?
- Şükür oğul, Çoh eyiyem.
- Halin, keyfin, sağlığın da eyi midir?
- Eyidir, he, çoh eyidir.
- Şehirden, hizmetlerden memnun musun?
- O nasıl söz!
- Validen, kaymakamdan, belediye başkanından?
- Hiç eyle olur? Bizim agzımız dovlete ne diyebilir!
- Yani memnunsun?
- Allah dovlete millete, kaymakam bege, bolediye başganımıza zeval vermesin.
- Bir derdin yohtur?
- Dovletimiz, kaymakamımız, başganımız, şanlı ordumuz başımızdadır. Ben vatanıma nasi serzeniş ederem? Amma, benim derdim başkadır.
- Allahına gurban dayı, söyle nedir?
- Doksan sene önce buraya Ruslar girdi ya?..
- He girdi.
- Hani bu belediye binalarını, okulları, çeşmeleri, istasyonu, yolları, kaldırımları Ruslar yaptılar ya?
- Rus işgalinde yapıldı, degil mi dayı?
- He. Doksan sene önce bunları yapıp gittiler, sonra bir gün olsun Kars'a gidek, yollar bozuldu mu, kanallar tıkandı mı, hele bi bakak demediler. Ben aha bu Rusların …!!!

Okurlardan samimi iletiler
Geçen cuma günkü köşemde “Gazete ve okuru” başlıklı bir yazı yazdım. Birçok kişinin bu tür bir yazıyı yanlış ya da en azından gereksiz bulacağını bilerek.

Yazıda BirGün okurunun gazeteye ve köşe yazarına görüş iletme gibi bir katkıyı fazla önemsemediği, belki de gazeteyi almakla kendini “görevini yapmış” saydığı yolundaki öngörümü dile getirmiştim.

Hatta yazının bir yerinde, okurdan ileti aldığımda “kurban kesmeyi” düşündüğümü yazmıştım.

Bu kez okurlardan epeyce mesaj geldi. O kadar kurban kesemeyeceğim için geri adım atmak zorundayım.

Gazeteyi ilgilendiren iletileri gazete yönetimine gönderdim. Bazılarını (kısaltarak) aşağıda paylaşacağım. Sahiplerinden izin almadığım için ilettiğim ve paylaştığım iletilerden isimleri çıkardım.

“BirGün okurunun gazete yazı ve yazarlarına yönelik geri beslemesinin zayıf olduğu doğru bir tespit. Bu eksiklik sol kültürle ilişkili olsa gerek. Biz toplantılarda çoğu kez söylenenin tekrarına düşme pahasına illa görüş serdetme hastalığından yazmaya pek vakit bulamayız. Örneğin, biz üç arkadaş bütün yazar ve gazete hakkında aramızda tartışırız da, bunu muhatabına hiç duyurmayız.”

“Yazınızı okuduktan sonra  üzüldüm. Gerçekten sadece okumak ve okuduğunla kalmak sizlere değer vermemek gibi oluyor. Bizler BirGün’ü Türkiye’de iken gazete alarak, yurtdışında ise internet üzerinden takip etmeye çalışıyoruz. Hocam, gönlünüzü birazcık olsun ferahlatmak adına bu maili karaladım.”

“Yazınızı okuyunca duygularımı paylaşmak istedim. Ben gazete kurulurken hissedarlardan biriydim. Haberciliğimiz kötü, ancak birçok iyi şey de var ve gazetenin yaşaması önemli diye düşünüyorum.” 

“Gazetenin haber yapısından çok (ki bu haberleri az ya da çok TV'lerde takip etmek mümkün) teorik yazılar ve söyleşilerde ‘çözüm önerileri ne olabilir’i arıyorum. Sizin yazdıklarınız farklı bir dünyanın penceresini bize açıyor. Ama bir  kadın olarak Nataşa'nın günlükleri beni fazla cezbetmiyor.”

“BirGün okuru açısından en ciddi sorumluluk gazetenin var olması, yani bir şekilde parasının verilip alınması. BirGün okuru bir yorgunluk içinde. BirGün’ü yaşatma çabamız şimdilik vicdanimizi rahatlatıyor. İlk defa bir yazara yanıt veren bir okur olarak yazılarınızın bir yerlerde karşılığı olduğunu bilmenizi isterim.”

Ve bir sürpriz mektup da bir başka BirGün yazarı arkadaşımdan geldi:

“Ben de BirGün okurunun yazarlarına karşı tepkisizliğinden muzdaribim. Biri ‘Saçmalıyorsun’ dese bile hoşuma gidecek. Okumuyorlar desem o da değil; izlediklerini biliyorum. Sanırım solcular takdir hakkını kendileri için kullanmayı bilmiyorlar.”