Google Play Store
App Store

Naci Görür, “Seneler önce Maraş’ta deprem olacak diye bağırdık. Hiçbir şey yapılmadı. Hiç kimsenin derdi toplumu korkutmak değil; ama çağdaş bir dünyada, akıllı bir toplumda gerçekleri görmeyerek gaflet içine düşerek depremi karşılamak doğru değildir. Tedbir almak, yapılacakları yapmak gerekir” diyor.

Prof. Dr. Naci Görür, BirGün'e konuştu: Derdimiz korkutmak değil, gafletten uyandırmak
Fotoğraf: DepoPhotos

Esat Aydın

Deprem bu ülkenin önemli bir gerçeği, bir doğa olayı olarak bu topraklarda önemli bir belirleyen veya öyle olması beklenen. Ancak yağma-talan-rant politikalarının vücut bulduğu ülkemizde, şiddetli depremler her yaşadığında doğa olayı bir afete dönüşüyor. Şubat depremleri sonrası binlerce insanımızı kaybettik, milyonlarca insan etkilendi. Arama-kurtarma, çadır, ulaşım, su, beslenme... gibi depremlerden sonra gereken hiçbir şeye hemen ulaşılamadı ve aylar geçmesine rağmen hâlâ o bölgeler büyük sıkıntılarla baş başa. Ve henüz yaşanmamış ama her an beklenen depremler de kapımızda. Depremden korkmak, kaçmak veya sadece bilimin konusu olarak bir alana sıkıştırmak ne yazık ki yaşanabilecek korkunç şeyleri değiştirmiyor. 17 Ağustos’un yıldönümünde bugün “neredeyiz, neler yapmalıyız”ı, önemli gerçekleri Prof. Dr. Naci Görür tekrar hatırlatıyor.

Maraş depremi ile Anadolu levhasının 7 metre kadar kaydığı ve fay yapısının değiştiği söyleniyor. Bu durum Anadolu için deprem riski anlamına gelir mi, son dönemde Konya Kayseri, Adana, Antalya gibi yerlerde olan depremler bununla mı ilgili? 

Depremler levha hareketleri sonucu oluşur levha sınırları içinde veya kimi zaman da levha içindeki faylar sonucu oluşur. Bizim de bir tarafta Arap levhası var, bir tarafta Anadolu levhası. Dolayısıyla bu depremler bu iki levhanın sınırında meydana geldi. Bu da jeolojik yapı gereği, çalışım kinematiği gereği doğru beklenen bir şeydir, nitekim de bu oldu.

Şimdi bu deprem 7,7- 7,6 iki peş peşe deprem sonucunda oldu bunlar küçük depremler değil, yani doğal olarak büyük depremler. Bu büyük depremlerin olması nedeniyle depremin olduğu yerlerdeki enerjinin bir kısmı da o sınır fayına ilişkili olan veya ona yakın olan faylara transfer edilir; yani deprem olduğu zaman enerji tümüyle boşalmaz. Levhalar arasında birikmiş olan enerji tümüyle boşalmaz. Büyük bir kısmı boşalırken yaklaşık % 20 kadarı o sınır fayının kırılmamış yerlerine veya çevredeki komşu faylara transfer edilir. O transfer nedeniyle de transfer edilen faylardaki stres alanında değişiklikler meydana gelebilir. O fayların da deprem oluşturmasına neden olabilir veya deprem oluşturmasını geciktirebilir. Dolayısıyla bu Doğu Anadolu fayında olan bu Maraş ve Gaziantep depremleri sonucu Arap levhası, Anadolu levhası bir yer değiştirme olmuştur; 6-7 metre, neyse olmuştur. Ama işte bu depremler sonucunda açığa çıkan enerjinin bir kısmı da transfer olmuştur kimi faylara. Kimi faylar derken komşu levha Adana havzasında fayları var. Bu Doğu Anadolu fayıyla ilişkili Kayseri’de yakın faylar var. Bir de bindirme kuşağı var. Yani Adıyaman-Hakkâri arasındaki o bindirme kuşağı çünkü Arap levhası kuzeye gittiği zaman Anadolu’yu sıkıştırıyor ya, Doğu Anadolu’yu işte o sınır bölgesi bu Bitlis Zagros dağları dediğimiz kuşaktır. Onun için bu bölgelerde stres alanındaki değişim nedeniyle deprem olma olasılığı vardır, fazladır diyelim.

Büyük bir deprem yaşadık ve üzerinden altı aydan fazla zaman geçti; binlerce bina yıkıldı, on binlerce insanımız öldü, milyonlarca insan etkilendi; her şeyi sayıya döktük. Peki, deprem gerçeğini hayatımıza yerleştirdik mi, bu dönem sonunda ülkeyi, şehirleri yönetenler deprem sonucunda hem kendilerini hem de halkı bilinçlendirdiler mi sizce?

Ben öyle bir çabalarının olduğunu görmedim. Ben bu depremle yüzleşeni görmedim. Siz gördünüz mü? Bölgedeki bir vali, bir belediye başkanı, hükümetle ilgili bir yetkili, hiçbir yöneticinin depremle yüzleştiğini gördünüz mü? “Biz ne yaptık ya da ne yapmadık da bu kadar insanımızı kaybettik” diye konuştuklarını gördünüz mü? Yazdıklarını, çizdiklerini, bize anlattıklarını gördünüz mü? Bu yüzleşmeyi yapmamız lazım; çünkü bu ülkeyi depreme hazırlayacaksak bu depremdeki yanlışlıkları, hataları görüp, diğer yerleri depreme hazırlarken ders çıkarmamız lazım. Bunu hiç kimse yapmadı. Türk halkı, yönetimi 6 Şubat depremiyle asla yüzleşmedi. Yüzleşmeden de bu iş sükûnete ermez, doğruyu da bulmayız, ülkeyi de depreme hazırlayamayız. Bunu sadece iktidar için söylemiyorum. Bütün siyasetiyle, halkıya, hepimiz için geçerli.

Deprem politikasının gerektiği konuşulurken iktidar unsurlarının bu konu ile ilgili çalışmalarını nasıl değerlendirirsiniz? 20 yıllık iktidar bu konuda neyi doğru neyi yanlış yapıyor, iktidar bu süreci nereye evriltmeli? 

Deprem politikası tercihleri tamamen siyaset üstü olmalı, çünkü göçükte ölmüş insanların partisine, kimliğine bakarak biz muamele yapmıyoruz. Hepsi bizim insanımız. Dolayısıyla liyakate dayalı, doğru dürüst, kentin altı bileşenini deprem dirençli yapmak, o planları, çalışmaları yapacak biçimde işi ilerletmek lazım. Dediğim gibi bunu da bir bakanlık bünyesinde tamamen devlet projesi yürüten bir anlayışla, deprem bölgelerinden başlamak üzere stratejik olarak ilk depremde darbe yemesi muhtemel yerlerden başlayarak, yerel yönetimlerle birlikte, asla yerel yönetimlerle didişerek değil, halkı da içine alarak, el ele ulusal ve uluslararası finans kaynaklarını da bu projeye yöneltmek suretiyle devletin diğer projelerini minimize edip, biraz idare edip ağırlığı bu işe vererek 10-15 sene bu ülke dişini sıkmalı, bu işi bitirmeli.

6 Şubat depremleri sonrası oradaki yeni yapılaşmada hızlıca yine aynı firmalar kullanıldı. Orada yeni kentleşme alanlarının ve yöntemin doğru seçildiğini düşünüyor musunuz? 

Güneydoğu’da bir deprem oldu, önemli ölçüde bir tahribat var. Halk üzgün, korku içinde; elbette ki hükümetin en hızlı şekilde bu yaraları sarması lazım. Onda hiç kuşku yok. Bir hükümetin bazı konularda acele etmesi de anlaşılabilir. Çünkü normal bir ortam değil. İyi niyetle bunu yapmak lazım; fakat bu kentleşmeyi, yapılaşmayı hızlı bir şekilde “yapsatçı” müteahhitlerle; her zaman, her yerde, her işi yapanlarla, aynı mantaliteyle yapmak doğru değil. Şimdi bu bölge özel bir bölge; yani Diyarbakır’dan Hatay’a kadar olan kuşak, bir levha sınırı. Bu levha milyonlarca senedir çalışıyor ve çalışmaya devam edecek. Burası tektonik bir bölge. Burada yerleşime uygun alan bulamazsın. Burada normal olan, buranın “yerleşime uygun” alandan kaldırılıp sadece tanım, sanayi vs alanlara tahsis edilmeli. Ama bu da artık mümkün değil. İpin ucunu kaçırmışsın. 10-12 milyon insan orada yaşıyor. O insanlar topraklarına bağlı, hatıraları var, çoluk çocukları var, ölüleri var. Yani burayı yine yerleşim alanı yapmak bilimsel olarak doğru olmamakla beraber zorunluluk olabilir. Burada yerleşim alanı yapılacaksa klasik yöntemlerle yapılmamalı. Madem bu bölge özel, oraya özel kent planlaması, özel mimari, özel inşaat, özel müteahhitlik, özel mühendislik mantığıyla yapmalısınız. Burada öyle rastgele binalara müsaade etmeyeceksiniz. Bu bölgede ne yapıp yapmayacağınız bilimsel olarak önceden belli olmalı. Rastgele her tip bina yapamazsınız, her malzemeyi kullanamazsınız. Her tip temel atamazsınız. Her yere bina yapamazsınız. Sözgelimi bu bölgede şu kata kadar olan binaların tamamı çelik olmalı demeli. Çünkü çelik bina beton binaya göre %80 deprem dirençlidir, insanları öldürmez. Ya da bazı yerlerde binaların temelinde deprem sönümleyici, sismik dalga sönümleyici cihazları kullanmak zorundasınız demeli. Özel bir yerde, özel bir mimari, özel teknoloji, mühendis kullanarak yapmalısınız. Başka yerde metrekaresi 10 liraya mal olacak bir inşaat belki de burada 30 liraya mal olacak. “Yapsat” müteahhitlerle “haydi evleri yapayım” diyemezsiniz. Bu problemleri gelecek nesillere ihraç etmek olur. Yarın aynı şey bir daha olacak demektir.

Celal Şengör’ün söylediklerinden yola çıkarsak İstanbul için Kocaeli, İzmir için Muğla kaçış bölgesi. İstanbul’dan kaçış çözüm mü? 

Celal Hoca kaçış demiyor, Celal Hoca genç bir doktora öğrencisiyken bu ülkeye geldi, ben getirdim, bu yaşa kadar ülkesine, halkına hizmet ediyor. Millet biraz uyansın diye söylüyor. Farkında olsun diye söylüyor. Bunu bile anlamadan başka türlü söyleyip bir de utanmadan Celal’i suçlama yönünde söyleyenler çıkıyor. Bunu kesinlikle reddediyorum. Celal’in söyledikleri tamamen doğrudur, hiçbir abartı da yoktur. Eğer beklenen deprem olursa bu Güneydoğu depreminden daha fazla sıkıntı çekeriz Marmara’da; bütün Türkiye’nin ekonomisi mahvolur. Kimi biliminsanları da beni ya da Celal’i kötülemek için “bu eskiden böyleydi, yapılan son hesaplamalarla 2045’te deprem olacak” diyor. İçim parçalanıyor. Bunlar nasıl biliminsanı, bilimsellik anlayışı? 2045’te ölecek insanlar bizim insanımız değil mi? Belki sen görmeyeceksin, sen ölmeyeceksin ama çoluk çocuğun ölecek. Ya da “ha o denilen kadar değil, İstanbul’da olacak deprem” deniyor. İnsanların kafasını kurcalıyorlar. Sanki tarih boyunca İstanbul’da büyük depremler olmamış gibi. Kıyamet-i Kübra diye isimler vermişler. İstanbul’da sen bu lafı nasıl ediyorsun. Zaten depremi bir kenara atma, işlerine bakma, kendi kendilerini kandırmaya hazır bir topluluk varken böyle bir şey söylenir mi? Ben halka evin deprem dirençli mi değil mi, muayene ettir derken ona inanmıyor. Diyor ki “benim babam bina yapılırken temelini görmüş, koca koca kaya çıkmış, nerdeyse müteahhit zarar edecekmiş” diyor. Rahat uyuyor. “Hocam bizim apartman sağlam, müteahhit oturuyor bizim apartmanda” diyor. Şimdi bu halet-i ruhiyeye sahip bir toplumda, kabul ediyorum insanlar birtakım hikâyelere inanabilir; ama bir biliminsanı bizi kötüleme adına bunları söyler mi? Biz seneler önce Maraş’ta deprem olacak diye bağırdık. Hiçbir şey yapılmadı. Ne oldu, 50 binden fazla insanımız gitti. Hiç kimsenin derdi toplumu korkutmak değil; ama çağdaş bir dünyada, akıllı bir toplumda gerçekleri görmeyerek gaflet içine düşerek depremi karşılamak doğru değildir. Tedbir almak, yapılacakları yapmak gerekir.

Sizce ülke genelinde en riskli yerler/bölgeler neresi? Yakın zamanda şiddetli deprem üretebilecek, önlem almamız gereken yerler hangisi? Mesela İzmir, Manisa, Milas hattında büyük deprem olabilir mi? 

İzmir riskli, Marmara Bölgesi, Erzincan Karlıova arası Yedisu fayının olduğu yer. Karlıova-Bingöl arası Göynük kesimi. 1860’tan beri Karlıova-Göynük arası kırılmamış. Maraş’ı, Elazığ’ı sayıyorduk, bitti. Bir de belli ölçüde Adana havzası ve o yöre. Adıyaman-Hakkâri arasındaki kuşak. İzmir, Milas, Muğla, Antalya hattı. Bunu derken de adı sanı olan bir deprem diyorum. Bunu özellikle vurguluyorum. Bir ülkenin depremselliği tümünde varken, riski fazla olan, özen gösterilecek, dikkat edilecek yerler anlamında bunu söylüyorum.

Biz 17 Ağustos’tan beri bunu söylüyoruz zaten. Muğla-İzmir yöresinde Helen-Kıbrıs yayı çok önemli, dalma batma zonu önemli bir deprem kaynağı. İzmir’i kesen faylar Batı Anadolu deprem kaynakları var burada. Bu son depremler bindirme hattını, Adıyaman-Hakkâri arasını biraz daha dikkatli hale getirdi. Bunu söylememizin nedeni de şu; belediye başkanları, valilere halk söylediklerimizi duyursun, bu yöneticilerden talep etsin; “bakın, biliminsanları bunu söylüyor, siz de deprem çalışmaları yapıyor musunuz?” desin. Bu yöneticiler de bizim bu uyarılarımıza kulak asarak hastanesine, yoluna bugünden başlasın, yapabildiğince depreme dayanıklı hale getirsin. 17 Ağustos’un yıldönümündeki mesajım bu olsun. Bu bizim ayıbımız, 23 senedir biz İstanbul’u depreme hazır hale getirememişsek; bu bize yakışmıyor. Bizim şimdi Marmara Bölgesini konuşmamız gerekiyordu. Ha, bugün bölgede çok şey yapıldı; ama baktığımız zaman Marmara depreme hazır mı derseniz, hazır değil. Peki ne kadar hazır derseniz yani %20 hazırsa ben öpüp başıma koyayım. Ama ürkmeyelim, ders çıkaralım.