12 Eylül, anayasa tartışmaları muhalefet ve sol
BirGünce BirGünce

Bugün Türkiye 12 Eylül faşist darbe döneminde hazırlatılmış bir anayasanın başkanlık sistemine evriltilmesiyle ortaya çıkan ucube bir sistemle yönetiliyor.

12 Eylül döneminde halka baskı, zorbalık ve göstermelik bir referandumla onaylatılan 82 Anayasası bugüne değin iktidar sahiplerince anti-demokratik özünü koruyan çeşitli tadilatlardan geçirildi.

Bugün, oldu bittilerle ve çeşitli siyasal hilelerle yapılan referandumlarla neredeyse 82 Anayasası’nı aratan ancak özünde12 Eylül faşizminin bir uzantısından başka bir şey olmayan ucube bir “başkanlık sistemi” topluma dayatılmış durumda.

Çok açıktır ki bu rejim 12 Eylül’de temelleri atılan darbe rejiminin bir devamıdır. Türkiye’nin 40 yılı geride kalan 12 Eylül rejimiyle birlikte bugünkü ucube sistemle köklü bir hesaplaşmayı önüne koymadan karşı karşıya bulunduğu sorunlardan kurtulması ve özgür ve demokratik bir ülke olabilmesi halktan yana bir rejimin kurulması mümkün olmayacaktır.

Şimdi, iktidar bloku seçim yenilgisinin ardından başlayan dağınık görüntüsünü toparlamakta zorlanıyor.İktidar cephesinde yaşanan kriz siyasal alanın yanı sıra medyadan bürokrasi ve yargıya kadar, her alanda kendini hissettirmeye başlıyor. Ekonomiden siyasete dış politikadan toplumsal taleplerin karşılanamamasına uzanan bir kaos ve kriz durumu iktidarın sürekli yalpalamasına kaynaklık ediyor. Bugün bir anayasa tartışmasının gündeme gelmesinin ana nedeni mevcut rejimin bir türlü dikiş tutmamasıdır.

Ancak bunun karşısında muhalefet bloku da mevcut rejimi köklü bir değişimle dönüştürecek bir politikadan uzak, daha çok iktidardan kopacak kesimlerle birlikte sistemi revize etmeye dönük bir tutum içinde. Başkanlık sistemi tadil edilerek sözde ‘partisiz’ bir Cumhurbaşkanına dönülse sanki sorunlar çözülecekmiş gibi.

CHP tarafsız Cumhurbaşkanlığı için referandum önerirken HDP bu konuda muhalefet partilerinden TÜSİAD’a bir dizi görüşme gerçekleştirerek, demokratik anayasa için bir demokrasi ittifakını gündeme getiriyor.

Bugün mevcut iktidarla uzlaşarak yapılabilecek bir anayasa değişikliği bir yana, muhalefet blokunun bugünkü yaklaşımlarından da bir sonuç çıkmayacağı ortadadır.

Burada elbette esas sorun sola dair olan bir sorundur. Çünkü bugünkü ucube sistemle köklü bir hesaplaşmayı önüne koymadan karşı karşıya bulunduğu sorunlardan kurtularak özgür ve demokratik bir ülke olabilmesi, halktan yana bir rejimin kurulması mümkün olamayacağı ne kadar gerçekse, böyle bir gelişmenin bu devrimci anlayış ülkenin kaderi hakkında etkin bir güç olarak örgütlendirilip geliştirilmeden hiçbir gerçek dönüşümün sağlanamayacağı da o kadar açıktır.

Türkiye’de solun çok güçlü devrimci dinamiklere sahip olmasına karşın bir bütün olarak bu durumdan uzak olduğu da bir gerçektir ve esas mesele de budur.

Bu durumun tartışılabilecek pek çok nedeni olmakla birlikte 12 Eylül darbesiyle bağlantısına işaret etmeden geçmek de doğru olmayacaktır. 12 Eylül darbecilerinin Türkiye’ye yaptıkları en büyük kötülüklerden biri ülkede gelişen devrimci hareketleri ezip dağıtarak, devrimci dalganın önünü keserek sağın önünü açması olmuştur. 15 Temmuz Darbe Girişimi’nde çarpıcı bir sonucunu gördüğümüz bu gelişmenin bir Amerikan stratejisi olduğı şimdi çok daha açık herkesin görebileceği bir gerçektir.

Sol-devrimci hareketlere karşı yapılan sadece askeri değil ideolojik politik operasyonlarla devrimci gelenekler ve partiler parçalanarak etkisizleştirilmiş, toplu sağın her türlüsünün hegemonyasına teslim edilmiştir.

12 Eylül’ün yarattığı dağınıklık ortamında solda liberal siyasetler etkili olmaya başladı. Reel sosyalizmlerin yenilgisi bunun etkisini genişleten bir faktör oldu. Toplumsal değişimlerin artık mümkün olmadığı yönündeki fikirlerle sol bütünlüklü bir dönüşüm mücadelesi yerine mikro alan mücadelelerine doğru yöneltildi. Her alanda bütünlük yerine parçalar konulmaya başlanırken, toplumsal planda da sınıflar yerine daha çok kimlik ve kültür temelli parçalar öne çıkartıldı. 12 Eylül sonrasındaki liberal ideolojik iklimin beslediği bu soldan kaçış eğilimlerinin en büyük sonucu Türkiye’nin sağa teslim edilmesi oldu.

Bu anlayışlar doğrultusunda örgütsel planda da merkezi ve bütünlüklü örgütlenme anlayışlarını reddetme eğilimleri güçlendi. Merkezi örgütlenmeler yerine, parçalanma,bireycilik bencillik vb (bir devrimci teori (!) haline getirilerek) körüklendi.

Bu sağ liberal anlayışların etkisiyle 12 Eylül öncesinin güçlü devrimci gelenekleri parçalanarak küçük gruplar oluşturuldu. İdeolojik temellerden yoksun mesnetsiz gerekçelere dayanarak yaşanan bölünmelerle sol ciddi bir güç kaybına uğratıldı. Bu bölünmeler bireyciliği ve grupçuluğu öne alan liberal siyasetlerin etkisi altında çoğalarak devam etti. Her örgütlenme ve bütünleştirme çabası bu eğilimlerin dağıtıcı etkisinden kurtulamadı. Bütün bunların sonucunda sol bugün daha çok kendi varlığını (giderek daha da çok küçük parçalara doğru bölünerek) sürdürmeye çalışan bir noktaya sürüklendi.

Bu durum toplumdaki devrimci potansiyellerin güçlü örgütsel yapılara dönüşmesini engelliyor. Bugün Türkiye’de solun örgütlü gücünün çok ötesinde bir devrimci birikim var. Başta yeni kuşaklar olmak üzere, toplumun büyük bir bölümü siyasal İslamcı rejimi köklerindeki 12 Eylül ile birlikte reddediyor.

Yıllardır siyasal islamcı politikalarla nefes alamaz hale getirilen bütün toplumsal kesimlerin talebi köklü bir rejim değişikliğidir. Bunu eğitim sisteminin bilim dışı dinsel doğmalarla kuşatılmasına karşı çıkan öğrenci velileri, bağnazlıkla kuşatılmış bir cendereye sokulmaya çalışan kadınlar ve gençler, neo-liberalizmin çarklarında ezilen işçiler baskı altında en temel haklarından yoksun bırakılan ezilenler ve bütün toplum kesimleri talep ediyor.

40 yıldır hayatımızı belirleyen 12 Eylül’le ve onun uzantısı olan bugünkü rejimle gerçek bir hesaplaşma ancak, ülkemizin devrimci birikimini harekete geçirerek eşitlikçi, özgürlükçü, bağımsızlıktan ve emekten yana bir anayasayı yapabilmek için mücadele etmekle mümkün olacaktır.