birgün

17° HAFİF YAĞMUR

GÜNCEL 05.06.2021 04:00

Nefes alamıyoruz!

Sömürgecilik karşıtı mücadelenin önemli entelektüeli Frantz Fanon, “Sömürgecilere karşı ayaklanıyoruz çünkü çok nedenli olarak artık nefes alamıyoruz” der. Fanon için nefes alamamak mecazi olduğu kadar gerçek anlamda da nefes alamamaktır. Sömürgecilik karşıtı mücadelede işkenceye uğrayan bir savaşçının ifadesi önce mahkeme kayıtlarında sonra Fanon’un değerlendirmelerinde şöyle kayıt altına alınır:

Kollarım arkadan bağlıydı. Dizlerimin üzerine çökmeye zorlandım. Başım su dolu bir kovaya itildi. Tam boğulmak üzereyken kafamı sudan çıkardılar. Ardından bunu defalarca tekrarlardılar. Ta ki tümüyle bayılana kadar.

Yıllar sonra sömürgeciler evlerine döndüklerinde bu kez sömürgelerden göçle gelenlerin nefesini kendi topraklarında kesmeye devam edecektir. 17 Temmuz 2014’te New York polisi, Eric Garner’ı gözaltına alırken boğazına bastığında Garner, giderek işitilmez hale gelen bir biçimde sekiz kez ‘nefes alamıyorum’ der. 2020 yılında neredeyse aynı biçim ve yöntemle George Floyd’un nefesi kesildiğinde öğrendiğimiz tek yeni şey ırkçılığın nefes aldırmayan caniliğinin gelişigüzel olmadığıdır. Her iki olay sonrasında da kentleri teslim alan isyan, aynı sözleri haykırdı: “nefes alamıyoruz”!

Nefes aldırmayan işkence hikâyelerini 12 Mart döneminden bu yana tekil olarak dinledikten sonra nefes alamamanın kitleselleşmesi Türkiye’de Gezi Direnişi sırasında üzerimize sıkılan biber gazlarıyla oldu. Kitleler bu kez “sık bakalım, sık bakalım” diye bağırırken, geri planda limon ve su ile kurulan seyyar bakım istasyonları ve alanlara hâkim olan umut ve festival havası vardı.

O nedenle nefes alamamanın asıl dramatikliğini yakın zamanda hayatı büyük ölçüde askıya alan pandemiyle birlikte öğrendik! Pandemi lafı duyulduğunda felç olan yönetimlerin seyirci kaldığı bir ortamda akciğerleri teslim alan virüs, dört bir yanda büyük sayıda insanın yaşamını elinden aldığında, artık ortama şaşkınlık ve korku hâkim olmuştu.

Boğulmak ve nefes alamamakla özdeşleşen kriz son günlerde yeni bir aşamaya gelmiş bulunuyor. Son yıllarda kuraklık, su krizi, ani yağış ve sel baskınları ile kendini hatırlatan ekolojik krizin, kabusa dönüştüğü bir yeni durumla karşı karşıyayız. Bu kez su daha doğrusu denizler soluk alamıyor! Marmara başta olmak üzere üç tarafı denizlerle kaplı olmanın kendisi hızla bir kabusa dönüşüyor. Denizlerin kanıksanmış kirliliği müsilaj olarak adlandırılan bir katmanın ortaya çıkışıyla gözlerin kapatılabileceği bir durum olmaktan hızla çıkıyor. Denizlerin ve denizlerdeki yaşamın, oksijensiz kaldığı, nefes alamadığı bir ölüme şahitlik ediyoruz. Hayatta kalma güdüsüyle oksijenin henüz tükenmediği yerlere ulaşmaya çalışan deniz patlıcanlarının çaresiz mücadelesini hep birlikte gördük.

Kısaca Türkiye’nin, eşitsiz gelişen bir dünyanın en şanssız coğrafyalarından biri haline getirildiği gerçeği karadan, havadan ve denizden suratımıza patlıyor. Çok nedenli biçimde soluk alamıyoruz! O sebeple olsa gerek, kıyamet ve çöküş senaryolarının sıkça konuşuluşuna şahit oluyoruz.

Dünyayı ve yaşamı kıyamet üzerinden düşünmenin görünür iki sonucu var. Birincisi, bireyin bedeninde ifade bulan panik ataklardır. Bu sorunu son dönemde en fazla da genç insanlardan, öğrencilerden duyuyorum; panik atak yaşadıklarını söylüyorlar. İkinci tepki biçimi ise bireyin kıyametin yani dünyanın sonunun geldiğine, insan yaratıcılığına ya da yöneticilerin becerilerine güvenerek inanmayan vurdum duymazlığıdır. Türkiye, son dönemde bu iki tepkinin birlikte yaşandığı ve hatta bu nedenle de kaygılılarla vurdum duymazların birbirine küfrettiği bir hal almış bulunuyor.

Benim panik atak yaşayanlara sempatim var. Ne yapmalı diye soranlara iki şey öneriyorum. Doktor olmasam da panik atak yaşayanlara önce sakin olmayı ve hızlı hızlı nefes almak yerine sakin ve derin biçimde nefes almayı öneriyorum. Sakinliği sağladıktan sonra kıyameti başka türlü düşünmeye davet ediyorum. Bazı felsefeciler ve çevreciler gibi ben de kıyameti, umutlarımızı kıran ve panik yaratan bir gelecek öngörüsü olarak almak yerine, hali hazırda yaşadığımız ve yaşamakta olduğumuz bir durum olarak görüyorum.

Öyle olunca yapılması gereken geleceğe bakmak yerine bulunduğumuz yerden geriye doğru bakmak haline geliyor. Nerede yanlış yaptık; neyi değiştirmeliyiz soruları, kıyameti hali hazırda yaşadığımızı kabul ettiğimizde, panik olmadan ve akılcı biçimde cevaplayabileceğimiz sorular haline geliyor. O zaman kaygı yok olmuyor ama yanına umudu koyabileceğimiz bir zaman perspektifi ortaya çıkıyor.

Bütün bunları yapabilmek için önce derin bir nefes alacağız; hala alabiliyorken! Sonra devam edeceğiz…

Neden BirGün?

Bağımsız bir gazete olarak amacımız, insanlara hakikati ulaştırarak ülkede gerçek bir demokrasi ve özgürlük ortamının yeşermesine katkı sunmak. Bu nedenle abonelikten elde ettiğimiz geliri, daha iyi bir gazeteciliği hayata geçirmek, okurlarımızın daha nitelikli ve güvenilir bir zemin üzerinden bilgiyle buluşmasını sağlamak için kullanıyoruz. Çünkü banka hesabını şişirmek zorunda olduğumuz bir patronumuz yok; iyi ki de yok.

Bundan sonra da yolumuza aynı sorumluluk bilinciyle devam edeceğiz.

Bu yolculukta bize katılmak ve bir gün habersiz kalmamak için
Bugün BirGün’e Abone Ol.

BirGün; seninle güçlü, seninle özgür!

BirGün’e Destek Ol