birgün

18° PARÇALI AZ BULUTLU

DÜNYA 13.04.2021 07:22

Covid-19 Washington Uzlaşması’nın sonu mu?

Malların, hizmetlerin, sermaye akışlarının önündeki tüm engellerin kaldırılması; bütün ülkelerde emek aleyhine sermaye lehine düzenlemelerin yapılmasını öngören neoliberalizm bugün bir kavşak noktasında

Covid-19 Washington Uzlaşması’nın sonu mu?

Malların, hizmetlerin, sermaye akışlarının önündeki tüm engellerin kaldırılması; bütün ülkelerde emek aleyhine sermaye lehine düzenlemelerin yapılmasını öngören neoliberalizm bugün bir kavşak noktasında. Bu büyük ölçüde gelir ve servet dağılımının aşırı bozulmasıyla bir talep unsuru olarak emekçi kitlelerin satın alma güçlerini kaybetmesinin, sermaye birikim mekanizmalarının tıkanmasının da bir sonucu.

Geçtiğimiz hafta sanal ortamda gerçekleşen Uluslararası Para Fonu(IMF)-Dünya Bankası(DB) ilkbahar toplantıları, 80’lerden beri hüküm süren Washington Uzlaşması’nın sonuna mı gelindi tartışmasını gündeme getirdi. Çünkü IMF’nin aynı günlerde yayımlanan raporlarında gerek şirketlere gerekse bireylere uygulanan gelir vergisi oranlarının yükseltilmesi, pandemiyle mücadele için servet vergisinin devreye sokulması, hatta bir defaya mahsus olmak üzere bir “dayanışma vergisi” alınması önerileri ortaya koyuldu. Aynı günlerde Amerika Hazine Bakanı Janet Yellen da şirketlere küresel kapsamda minimum bir vergi konulması fikrini ortaya attı. Tüm bunlar küresel ekonominin yönetişiminde bir makas değişimine gidildiği izlenimi veriyor.


Margareth Thatcher ile TINA Dönemi

Ayrıntılara girmeden önce isterseniz Washington Uzlaşması’nın temel taşlarını kısaca bir anımsayalım. 80’lerde İngiltere Başbakanı Margareth Thatcher’ın “TINA, başka bir alternatif yok” sloganıyla neoliberal politikalar hızla benimsenmeye başlanmıştı. Bu çerçevede 11 maddeli reçetenin özelleştirme, şirketlerin önündeki kısıtlamaların kaldırılması anlamına gelen “kuralsızlaştırma”, dış ticaretin ve sermaye akımlarının liberalizasyonu, dalgalı kur rejimi gibi politikaları tüm dünyada yaygınlık kazanmıştı. 2008 Küresel Finansal Krizi sırasında kısa bir dönem kamu ekonomisinin uygulanmasıyla birlikte “Marx haklıydı!”, “Keynes’in dönüşü” gibi sloganlar eşliğinde sarkaç sosyal programlardan yana salınıma geçtiyse de, yine bilinen ezberlere dönüldü. Ancak bu kez gelişmeler daha köklü bir dönüşüme işaret ediyor.

Dolar Milyarderlerinin Sayısı Artışta

Aynı günlerde Forbes dergisinin geleneksel küresel dolar milyarderleri listesi de yayımlandı. Pandemi yılında milyarderlerin kolektif servetinin yüzde 60 sıçramayla 8 trilyon dolardan 13,1 trilyon dolara yükseldiği ortaya çıktı. Her 17 saatte bir yeni zengin türerken, milyarder sayısı da 660 kişi artarak 2.775’e çıkmış.

Listenin ilk sıralarında Amazon CEO’su Jeff Bezos (177 milyar dolar), Tesla CEO’su Elon Musk (151 milyar dolar) ve Fransız lüks markalar şirketi LVMH’nin sahibi Bernard Arnault ailesi (150 milyar dolar) gibi malum isimler yer alıyor.

Bir yanda milyonlarca kişi salgından ölürken, öte yanda servetlerin şiştikçe şiştiği görülüyor. Üstelik bu baş döndürücü zenginleşme büyük ölçüde hükümetlerin uyguladığı parasal genişleme politikalarının sonucunda gerçekleşmiş. Düşük faiz ortamı borsa endekslerini hızla yukarı çekerken; özellikle uzaktan çalışma fırsatı bulan, dolayısıyla gelir kaybına uğramayan, ancak pandemi koşulları nedeniyle harcamalarını kısmak zorunda kalan milyonlarca yeni hisse senedi yatırımcısı baş göstermiş. Trump’ın vergi indirimleri de dev şirketlerin yüzünü güldürmüş, net kârlarını zıplatmış.

Öte yandan milyarderler salgın ortamında kamu sağlığını koruma konusunda da iyi sınav verememişler. Musk’ın Kaliforniya’daki otomobil fabrikasını erkenden açması sonucu bir anda 440 işçi Covid-19’a yakalanmış. Amazon’un da salgının başından bu yana 20 bin çalışanının virüs kaptığı açıklandı.
Bu arada, Türkiye’nin dolar milyarderlerinin de salgın döneminde daha da zenginleştikleri anlaşıldı. 6,3 milyar dolarlık servetiyle ilk sırada yer alan Murat Ülker’i 4,4 milyar dolarla Erman Ilıcak izliyor. Yerli milyarderlerin de servetlerinin dolar bazında sırasıyla yüzde 46,5 ve yüzde 41,9, TL cinsinden de yüzde 81,4 ve yüzde 75,6 artması dikkat çekiyor.

Küresel Aşılamanın Maliyeti

Peki servetler trilyonlara erişirken, 3 milyondan fazla insanın yaşamını yitirmesine yol açan bu salgına karşı küresel çapta bir aşılamanın maliyeti nedir? Columbia Üniversitesi’nden Jeffrey Sachs’ın hesaplamalarına göre, yoksul ülkelere aşı sağlamakla görevli COVAX ve ACT-A programlarına 2021 sonuna kadar 22 milyar dolar fon aktarılmasıyla birlikte, 2021’de söz konusu ülkeler nüfusunun yüzde 27’sinin aşılanması hedefine ulaşılabilecek. Ek bir 50 milyar dolarlık bütçeyle de 2022 yılındaki aşı ve tıbbi gereç gereksinimi karşılanmış, dünya Covid-19 salgınını geride bırakmış olacak (Jeffrey Sachs, Global Financing to End the Pandemic, Project-Syndicate, 6 Nisan 2021).

IMF’nin hesaplamalarına göre salgının alt edilmesi halinde küresel gelir 3 trilyon dolar artacak. Bize göre insan yaşamı hiçbir dolar hesabına sığmayacak ölçüde değerli olsa da, fayda-maliyet açısından bakıldığında da göreceli sınırlı bir bütçeyle salgının üstesinden gelinebileceği apaçık ortada. Tabii ki kamucu ideal çözüm, böyle kritik bir dönemeçte tüm patent haklarının serbest bırakılarak, aşı üretmeye elverişli tüm tesislerde son hızla kolların sıvanmasıdır. Ne yazık ki böyle bir çözüm şimdilik olanaksız görünüyor.

Aşı arzındaki darboğazın aşılmasıyla birlikte, 2021’in sonuna doğru “aşı milliyetçiliği-aşı emperyalizmi” askıya alınabilir ve yoksul ülkelere de aşı sevkıyatı hızlanabilir. Çünkü Biden yönetimi yanında, IMF-DB-OECD gibi uluslararası mali kuruluşlar, dünyanın her köşesine aşı ulaştırılmadan, kimsenin kendini güvende hissedemeyeceğinin farkındalar. Janet Yellen’ın oluruyla birlikte IMF’nin 650 milyar dolarlık Özel Çekme Hakkı’nın serbest kalmasıyla bu finansmanın sağlanabileceği tahmin ediliyor. Bu mekanizma yoksul ülkelere doğrudan 20 milyar dolar tahsis ederken, zengin ülkelerin kotalarının hepsini kullanmamasıyla da ek finansman olanağı yaratılabilecek.

Uluslararası para fonu Bahar Analizleri

IMF bilindiği gibi analizlerini 3 periyodik raporda topluyor.

Dünya Ekonomik Görünüm Raporu’nda (World Economic Outlook), küresel ekonomide yüksek belirsizlik nedeniyle geleceğe yönelik tahmin yapmanın zorluğuna dikkat çekiliyor. Pandemiyle mücadeledeki performans belirleyici etmen olmak üzere, turizm ve emtia ihracatına bel bağlayan ve mali manevra alanı dar ülke ekonomilerinde büyümenin daha olumsuz etkilendiği vurgulanıyor. Sektörler arasında da ciddi farklılıklar gözlendiği, seyahat, sanat, spor ve yüz yüze perakende ticaretin en belirgin darbe yiyen iş alanları olduğu belirtiliyor. 2021’in küresel büyüme tahmini yüzde 6. ABD için yüzde 6,4, avro bölgesi için yüzde 4,4, Çin için ise yüzde 8,6 büyüme öngörülüyor. Raporda Türkiye’ye ilişkin ise 2021’de yüzde 6,1 büyüme, yüzde 13,6 enflasyon, GSYH’nin yüzde 3,4’ü cari açık, yüzde 12,4 işsizlik tahminleri yer alıyor.

Finansal İstikrar Raporu’nda ise, olağanüstü mali desteklerin finansal varlık fiyatlarını yükseltirken, kırılganlıkları artırdığının altı çiziliyor. Faiz oranlarının yükselmesiyle ortaya çıkacak finansal sıkılaşmanın Türkiye’nin de aralarında bulunduğu “yükselen ülkelerden” ani portföy çıkışlarına yol açabileceği uyarısında bulunuluyor. Özellikle yüksek fonlama ihtiyacı bulunan ülkelerin borçlarını çevirmekte güçlük çekebilecekleri söyleniyor (İnsan raporu okurken, sanki Türkiye’den bahsediliyor diye düşünüyor. Ancak daha küresel faizler yükselmeden Ağbal’ın görevden alınmasıyla hızlı portföy çıkışları gözlenmesi, Türkiye’nin bu sarsıntıyı daha erkenden yaşamasını getirdi o da ayrı).

Mali İzleme Raporu’na gelince, IMF’nin en fazla yankılanan önerileri bu belgede yer alıyor. Sağlık sistemlerini, hanehalkını ve şirketleri desteklemek için küresel ölçekteki mali programların 16 trilyon doları bulduğu hesaplanıyor. Sürecin uzaması halinde, başta kamunun borç düzeyi olmak üzere mali göstergelerin daha da bozulması riskine dikkat çekiliyor. Salgın öncesi var olan eşitsizliklerin, hem pandemiden daha fazla zarar görmek, hem de daha belirgin gelir kaybına uğramak anlamında keskinleştiği saptaması yapılıyor. Özellikle yoksulların ve gençlerin bu dönemde en olumsuz etkilenen kesimler olduğu belirtiliyor.

Eğitime, sağlığa ve altyapıya daha fazla kamu harcaması yapılmasının önemi üzerinde duruluyor. Kamunun sosyal hizmetlerinin iyileştirilmesinin, özellikle genç kuşaklar arasındaki fırsat eşitsizliklerini törpüleyeceği söyleniyor. Uzun süredir devletin küçülmesini vazeden IMF gibi bir kuruluşun kamunun ekonomideki rolünün artmasını savunması, gerçekten önemli bir gelişme. Artan oranlı vergilerden elde edilecek gelirlerin sosyal harcamalara yönlendirilmesinin 80’lerden beri derinleşen gelir uçurumlarını azaltacağı öne sürülüyor. Bu ifadeler, yıllardır propagandası yapılan “arz yönlü” ekonomi öğretisinin, yani düşük vergilerin yatırımcının şevkini artıracağı, büyümeyi hızlandıracağı, “herkesin yüzünün güldüğü” bir ekonomi ikliminin yaratılacağı tezinin terk edileceği izlenimi veriyor.

Faizlerin, temettü gelirlerinin ve sermaye kazançlarının vergilendirilmesinin de sermaye lehine bozulan gelir dağılımını gidermek için önem taşıdığı vurgulanıyor. Uygulanmasındaki güçlükler hatırlatılmasına karşın, şimdiye kadar kategorik biçimde reddedilen “servet vergisinin” telaffuz edilmesi yanında, pandemi döneminde geliri hızla artan kişiler ve şirketlerden bir defalığına bir “dayanışma vergisi” alınması önerisinin ortaya konması da IMF’de ciddi bir zihniyet değişikliği meydana geldiğini düşündürtüyor.

Küresel Şirketlere Asgari Vergi

5 Nisan günü ABD Hazine Bakanı Janet Yellen da, şirketlere küresel kapsamda yüzde 21 asgari vergi uygulanması önerisini ortaya attı. Gerçekten de verginin üretimin yapıldığı yerde ödenmesi anlayışı, büyük ölçüde imalat sanayine ve tarıma dayalı bir ekonomik yapı için uygun. Halbuki başta teknoloji sektörü gelmek üzere hizmet üretimine küresel düzeyde yüksek talebin söz konusu olduğu bir dönemde, verginin tüketicilerin bulunduğu mekanlarda toplanması planı günümüz ekonomik gerçeklerine daha uygun. Böylelikle Apple, Amazon, Facebook gibi şirketlerin karlarının verilendirilmesi de olanaklı hale gelecek.

Teknoloji şirketlerinin hizmet sundukları ülkede vergilendirilmesi uzun süredir AB’nin talebiydi. Trump tarafından engellenen bu fikir, şimdi nakit destek ve altyapı yatırım programlarını finanse etmek gayreti içindeki Biden yönetimi tarafından da destekleniyor. Böylelikle şirketlerin, sadece tabelalarının bulunduğu Cayman Adaları, Bermuda benzeri vergi cennetleri marifetiyle vergi kaçırmasının önü kesilmek isteniyor.

Şirketlere asgari vergi uygulamasının çerçevesi OECD bünyesindeki çalışmalarla belirlenecek. Büyük olasılıkla Temmuz ayındaki G-20 Maliye Bakanları Toplantısına sunulacak. Ancak kapitalist küreselleşmenin bir kalesinin daha sallandığının alameti olarak Yellen’in önerisi sembolik bir önem taşıyor.

Emekçiler Sürecin Öznesi Olmalı

Malların, hizmetlerin, sermaye akışlarının önündeki tüm engellerin kaldırılması; bütün ülkelerde emek aleyhine sermaye lehine düzenlemelerin yapılmasını öngören neoliberalizmin bugün bir kavşak noktasına geldiği görülüyor. Hatırlanırsa, 90’lı yıllara “Başka bir dünya mümkün” sloganıyla kendini ifade eden küreselleşme karşıtı hareketler damgasını vurmuştu. Küresel Finansal Kriz sonrasında da Yunanistan’da, İspanya’da, Wall Street’i İşgal eylemleriyle ABD’de zirveye ulaşan neoliberalizme karşı direniş dalgası yükselmişti. Ancak bu toplumsal hareketler dönem dönem geniş kitleleri seferber etmelerine karşın, hükümetlerin ekonomi politikalarını yeterince etkileyemedi, neoliberal reçeteyi yürürlükten kaldıramadı.

Bugün ise Biden yönetiminin ve AB sözcülerinin, IMF-DB-OECD gibi uluslararası mali kuruluşların, Dünya Ekonomi Forumu gibi düşünce kuruluşlarının neoliberal politikalardan çark etme eğilimi içine girdiği görülüyor. Bu büyük ölçüde gelir ve servet dağılımının aşırı bozulmasıyla bir talep unsuru olarak emekçi kitlelerin satın alma güçlerini kaybetmesinin, sermaye birikim mekanizmalarının tıkanmasının da bir sonucu. Bugün değişimin asıl öznesi olmasa da, sosyalistlerin, sendikaların, emekten yana güçlerin bu sürece dahil olması, daha radikal ve ileri programlarla devreyi girmesi, tartışmalarda fikri ağırlığını hissettirmesi, sınıf mücadelesinin yükselmesi büyük önem taşıyor. Yoksa korkulur ki, bir anda ibre terse dönebilir…

Neden BirGün?

Bağımsız bir gazete olarak amacımız, insanlara hakikati ulaştırarak ülkede gerçek bir demokrasi ve özgürlük ortamının yeşermesine katkı sunmak. Bu nedenle abonelikten elde ettiğimiz geliri, daha iyi bir gazeteciliği hayata geçirmek, okurlarımızın daha nitelikli ve güvenilir bir zemin üzerinden bilgiyle buluşmasını sağlamak için kullanıyoruz. Çünkü banka hesabını şişirmek zorunda olduğumuz bir patronumuz yok; iyi ki de yok.

Bundan sonra da yolumuza aynı sorumluluk bilinciyle devam edeceğiz.

Bu yolculukta bize katılmak ve bir gün habersiz kalmamak için
Bugün BirGün’e Abone Ol.

BirGün; seninle güçlü, seninle özgür!

BirGün’e Destek Ol