Adı lazım değil
HAYDAR ERGÜLEN HAYDAR ERGÜLEN
Adları değil, adlarının gölgesi yeter. Ortak adlarının gölgesinde hüküm sürerler. Herkes kadar ömür sürerler. Fanidirler, fakat fark ettirmezler, zira ne gelen gideni aratır ne giden geleni arar.


Onu tanırsınız. Hepimiz tanırız. O kadar çok ve öyle yakından tanırız ki üstelik, onun ‘adı lazım değil’dir, hem de hiç değildir. Hatta kendisine bile adının lazım olduğu görülmemiştir. Ona ilkin kimin, ‘adı lazım değil’ dediğinin de bir önemi yoktur. Önemli olan efsanevi şöhretinin alıp yürümesidir.



Kendisinin bile ummadığı bu şöhretin yaygınlığı karşısında önlem almak gereksinimi duymakta mı ya da ne türden önlemler almaktadır, kimse bilmez. Çoğu insanın bir işi olsa da olmasa da, şimdi basım olanakları çok kolaylaştığı için adını soyadını, cep telefonunu ve işini, yoksa da kendisine yakıştırdığı bir unvanı ya da sıfatı kondurduğu, bazılarının arka yüzünü de İngilizce olarak yazdırıp bastırdığı bir kartviziti vardır. Buna Batılı bir adet diyorlar. Belki de öyledir. Oysa cep telefonu denilen akılda neler varken ne kartvizite gerek var ne de kimlik kartlarına. Hatta şöyle bir distopyadan söz edildiğini duydum: Polis kontrol için bir meydanda insanları durduruyor ve ‘çıkarın kimliklerinizi!’ demek yerine ‘çıkarın cep telefonlarınızı!’ diyor. Ne hoş değil mi? Hoş değil ama, dünyanın ve kendisinin gidişatının pek de parlak olmadığını gören ihtiyarların sık sık dile getirdiği üzere: Durum bu! Hayat bu! Dünya bu!

Adı Lazım Değil kimi zamanlarda Adı Lazım Gerekmez biçiminde bir aksak lehçe ya da gürbüz bir edayla da söyleniyor, buna yerliler arasında ‘kostak’ ya da ‘kostaklanma’ deniliyor. Ege dolaylarında da doğal olarak ‘efelenme’ adı veriliyor.( ‘Egelenme’ de hoş bir sözcük olabilir, öneriyorum! Tabii başka bir bağlam ve güzellikte!) Burada ne ad verildiğinin ne önemi var demeyeceğim elbette adının önemi yok manasında. Zira tam da adı üzerinden kolektif olmuş bir karakterden söz ediyoruz. Adı olandan, adı üzerinde çok durulandan, adının üstüne ad tanımayandan, yani adından başka bir şeyi olmayan ya da adı olmasaydı neyi olurdu pek bilinmeyenden, adını olur olmaz yerde nedenli nedensiz biçimde ortaya atan, oraya buraya koyandan, adından bir ‘üçüncü şahıs’ gibi söz edenlerden, ki onlara kısaca ‘mega’ diyorlar, işte bunun gibi adıllardan dahi daha şöhretli ve ‘adsız’ dese kimsenin merak edip de ‘niye?’ diye sormayacağı, fakat ‘adı lazım değil’ deyince akan suların durduğu bir kudret. Kudretli bir karakter.

Adı Lazım Değil ya da Adı Lazım Gerekmez karakterinin, kişisel ve toplumsal, siyasalı da ekleyerek, belli başlı iki kullanım biçimi var. İlkinde, adının hiçbir biçimde anılması istenmeyen, anılırsa uğursuzluk, kötülük getireceği varsayılan ve lanetle yâd edilen biri ya da birilerinden söz edilir. Adı batsın! Yüzünü şeytan görsün! gibi kargışlarla da desteklenen bu biçimiyle, ‘benden uzak olsun!’ dileğinin eşliğinde kullanılır. İkincisi ise, hemen her ülkede ve farklı dönemlerde baskı rejimi, askeri darbe, sivil diktatörlük, sürekli faşizm uygulamaları nedeniyle, başta muhalifler, daha doğrusu iktidar yanlısı olmayan ya da öyle görünmeyen herkesin korkusunu belirtirken kullandığı biçimidir: Yerin kulağı var! İyi saatlerde olsunlar! gibi, adeta kulaktan kulağa fısıldanan bu kullanım biçimiyle, tahmin edileceği gibi, adı söylenmeden işaret edilen ya da fısıldanan kişinin herkes tarafından bilindiği varsayılır. Öyledir de.

Adı Lazım Değil’in kendisi lazım mıdır? Hemen, ‘değildir’ yanıtıyla geçiştirilecek bir soru değil bu. Yine de bazen bir ‘gizem’ yarattıkları ve merak uyandırdıkları olur. Belki kısaca ALD ya da ALG’lerin de kendilerini göstermek istedikleri olur, görünmek arzusu duydukları olur. Aslında insanın adıyla arasına bir uzaklık koyması, hatta zaman zaman onu unutması, unutturması övünülecek olmasa da, övülecek bir tutum olabilir, fakat kim adından bunca süre ve bu kadar uzak kalabilir? Adı Lazım Değiller’inki aslında adını gerektikçe kullananlardan kat kat fazla biçimde adının bilinmesi, duyulması, yayılması ve üzerinde durulması isteğidir. Adlarının biri diğerlerinin önüne geçebilir, ne gam, nasılsa sureti hemen zihinlerde canlanıyor, göz önüne geliyordur. Değil adı, adlarından biri, ona korku ya da saygı göstergesi olarak yakıştırılan unvanının yinelenmesi bile onun kimliği üzerindeki ‘kutsal hale’yi biraz daha büyütecek, bir ‘ters aziz’ olarak anılmasını pekiştirecek, kalıcılığını güçlendirecektir. ‘Aziz’ olarak anılmayı umursamaz ama, içinde geçtiği için tersinden de olsa aziz denilmesinin hoşuna gittiğini de saklamaz. Karanlık değil, alacakaranlık aziz.

Adıyla korku, nefret, unvanıyla saygı, hürmet uyandırır ya da öyle olduğu varsayılır. Adı Lazım Değil’dir. Kendi gölgesiyle yetinmez, gölgesi çoktur. Adlarını çoktan unutturmuş, kolektif bir gözdağı olarak ALD şemsiyesi altına toplanmışlardır. Yağmurda da, güneşte de o şemsiyenin altında otururlar. Adları değil, adlarının gölgesi yeter. Ortak adlarının gölgesinde hüküm sürerler. Herkes kadar ömür sürerler. Fanidirler, fakat fark ettirmezler, zira ne gelen gideni aratır ne giden geleni arar. Adı Lazım Değil’ler, ezelden ebede vardır, var olacaklardır. Onları kimin lüzumlu hissettiği ise meçhulümüz olmamakla birlikte, lüzumsuzluk etmemiş olmak için konu harici tutulmuştur.

Bu bahiste Sait Faik’in etkileyici yapıtı ve karakteri Lüzumsuz Adam’ın da konumuzla uzak yakın ilgisi bulunmadığını belirtmek yerinde olacaktır.

(Yazmak isteyenlere öneriler: Abbas Yolcu, Arpacı Kumrusu, At Hırsızı, Alikıranbaşkesen, Ağır Abi, Ahlak Kumkuması, Ayran Gönüllü…)



Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlarınız