Çevrimiçi Çağ
Birgün Birgün Birgün Birgün
Deniz kenarında bir kafe… Önümde, bugünlerde yayımlanan Max Frisch’in “Kont Öderland” adlı kitabı var. Kitaptan başımı kaldırdığımda kafedeki neredeyse herkesin, ellerindeki cep telefonuna gömüldüğünü, sevgililerin bile o güzel deniz manzarasına bakmak ya da sohbet etmek yerine sosyal medyada gezinmeyi tercih ettiklerini görüyorum. Bu artık alışık olduğumuz bir manzara. Araba kullanırken bile cep telefonundan mesaj yazmak […]

Deniz kenarında bir kafe… Önümde, bugünlerde yayımlanan Max Frisch’in “Kont Öderland” adlı kitabı var. Kitaptan başımı kaldırdığımda kafedeki neredeyse herkesin, ellerindeki cep telefonuna gömüldüğünü, sevgililerin bile o güzel deniz manzarasına bakmak ya da sohbet etmek yerine sosyal medyada gezinmeyi tercih ettiklerini görüyorum. Bu artık alışık olduğumuz bir manzara. Araba kullanırken bile cep telefonundan mesaj yazmak olağanlaşmışken…

Bauman’ın tespitine göre günümüz insanı, çevrimiçi ve çevrimdışı olmak üzere iki ayrı evrende ikamet ediyor. Neden bu kadar çevrimdışı dünyadan sıkılmış olabilirler? Bir süredir sosyal medyayı çok az kullanmamın nedenlerini düşününce de, çevrimdışı evrendeki faaliyetlerim arttıkça çevrimiçi evrene daha az ihtiyaç duyduğumu fark ediyorum. Gerçeklikle baş etmek güçleştikçe çevrimiçi evrene daha fazla mı sığınılıyordu? Gerçeklik, gücün ve ihtiyaçların sınırlandığı, insanın kendisinden bağımsız ötekilerin dünyasıydı, bu yüzden olduğu gibi kabul edilemezdi. İnsanın iç dünyasının gerçekliğiyle dış dünyanın gerçekliği her zaman bir çatışma halindeydi. Bu anlamda, çevrimiçi evren, her ne kadar insanın iç gerçekliğine ait olsa da, o evrende ötekilerin iç dünyaları da vardı, türlü fantezilerle kuşatılmış.

Winnicott aracılığıyla öğrendiğimiz bir şey var ki, gerçeklikle baş etmek için kullanılan fanteziler ve hayaller farklı şeylerdi. Fanteziler, gerçekliğin inkârına ve anlık tatmine dayalıydı; hayallerse gerçekliği kabul edip yaratıcı bir biçimde değiştirme anlamına geliyordu. Çevrimiçi evren, bu açıdan fantezilerle daha uyumluydu, çevrimdışı evrense hayallerle… Post-truth diye tarif edilen bu çağ, sanırım çevrimiçi bir çağdı, henüz dengeye kavuşmamış.

Yine Winnicott aracılığıyla öğrendiğimiz bir şey var ki, insan bütünlüklü bir kişi gibi davranabildiğinde gerçeklikten kaynaklı hayal kırıklıklarıyla daha kolay başa çıkabiliyordu. Ama eğer dağılmışsa, yani bütünlüğünü yitirmişse, gerçeklikle yüzleşemiyor ve fantezilere tutunma ihtiyacı duyuyordu. İnsan, bütünlüklü bir kişi haline gelmeye ve katı bir biçimde örgütlenmiş çözülmelerini kaybettikçe fantezi kurmanın kendisine verdiği zararlarla da yüzleşmeye başlıyor ve fantezinin yerini hayal gücü almaya başlıyordu.

Bunları düşünürken, gözüm, “Kont Öderland”da, Savcı’nın şu sözlerine takıldı: “Ben Öderland’da doğdum. İnsanın ait olmadığı, asla gelişmediği bir yerde. İnsanın sevinçle değil, her gün inadına yaşadığı bir yerde. İnadına, erdemle. (…) Hiçbir şey hediye değildir, her şeyin bedeli vardır. Ve her şey vazifedir. Benim doğduğum yerde insanın düşünebileceği en yüce şey, kendini zorlamaktır. Kendini zorlamak ve feragat etmek. İnsan hayatta olduğu için vicdan azabı çeker…”

Bu ülkede, Savcı gibi düşünen ne çok insan var. Böyle bir insanın haset etmemesi, mutlu olması düşünülebilir mi? Böyle düşünen biri, yaratıcı olabilir mi, neşe içinde sevebilir mi? Şartların bu şekilde düşünmeye ve yaşamaya zorladığı bir ülkede, insanların fantezilere ve çevrimiçi evrene sığınmasından daha doğal ne olabilir ki? Böyle düşünmeye ve hissetmeye neden olan bir ülkede ya da dünyada, insanların sahte kendilikler geliştirmesi kaçınılmaz değil mi?

Winnicott, bir danışanının resim yapma ya da okuma gibi bir uğraş içerisindeyken, fantezi kurarken sahip olduğu tümgüçlülükten vazgeçtiği için onda hoşnutsuzluk yaratan sınırlarla karşılaştığından bahsetmişti. Bir kitaba, bir sevgiliye, âna kendisini bırakamamak… Heinz Kohut da, resim, müzik ya da edebiyat fark etmez, kişinin hayal gücüyle bir şey yaratmaya başlar başlamaz aşırı derecede heyecanlanıp uğraşısını yarıda kesebileceğinden bahsetmişti, çocukluğunda gerçekçi bir aynalamayla hakiki kendiliğini kuramadığı, iç ve dış gerçeklik arasındaki uyumsuzluk nedeniyle.

Çevrimiçi ve çevrimdışı evrenleri uzlaştırmadan, sahte ve gerçek olan arasındaki muğlaklık da devam edecek…

Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlarınız