birgün

11° PARÇALI BULUTLU

KÜLTÜR SANAT 07.03.2021 10:27
author

Kadınlar hayır derse…

Dünya Emekçi Kadınlar Günü, sanat ve kadın ilişkisini tüm boyutlarıyla tartışmaya açmak, toplumsal cinsiyet alanındaki eşitsizliği körükleyen sanat ve medya patronlarına dur demek için uygun bir zemin oluşturuyor.

Kadınlar hayır derse…

Kadınların ‘hayır’ demesiyle barışın sağlanmasını konu almıştı tiyatro yazınının ustası Aristophanes, “Lysistrata” adlı yapıtında. Tabi, yataktaki ‘hayır’dan söz ediyordu. M.Ö. 5. yüzyılda bundan ötesini hayal etmek zor olsa gerek... Demokrasinin temellerinin atıldığı klasik Yunan kültüründe kadının oy kullanması söz konusu bile değildi. Oysa, bugün toplumsal yaşamda kendisine tanınan ikincil role, toplumsal cinsiyet eşitsizliğine başkaldırıyor kadınlar, dünyanın dört bir yanında... Erkeğin, iktidar alanları arasında gördüğü sanat ve görsel-işitsel iletişim alanlarındaki mücadele bu zihniyet devriminin en önemli araçları arasında.
Kolay bir mücadele değil bu. Yalnızca yasaların değişmesiyle ortalık güllük gülistanlık olmayacak çünkü. Zihniyetlerin değişmesi gerek. Kadınları ikinci sınıf bir yaratık olarak gören gerici zihniyete dur demek için kadınların ‘hayır’ demesi gerekiyor. Öncelikle ‘sandık’ta… Ama, bu da yetmez. Erkeklerin -ve de kadınların- bilinçlerinde bir değişim gerekli. Erkek egemen kültürün en önemli araçları olan eğitim kurumu ve medyanın biçimlendirdiği/ kirlettiği zihinler nasıl temizlenecek? Sanata önemli bir rol düşüyor bu noktada. Toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin yanlışlığını en etkili biçimde sanat yapıtları anlatabilir düşüncesindeyim.


Okulda, işte, sokakta kadının karşılaştığı tacizleri, ‘mobbing’leri, eşitsizlikleri önlemenin en etkili yolu insanların yüreğine seslenmekten geçer kanımca. Bir edebiyat yapıtı, bir tiyatro oyunu ya da bir film, yasalardan daha etkili olabilir. Elbette, vaaz vermeyen, insan olmanın gerektirdiği eşitlik ve empati kavramlarından yola çıkarak, duyarlık yaratmayı başarabilen nitelikli sanat yapıtlarından söz ediyorum. Bu yapıtların yaratıcıları erkek de olabilir, ama hiç kuşkusuz bu isyanı en iyi dillendirebilecek olanlar, bu baskıları, tehditleri bire bir yaşayan kadınlardır. Bu yüzden, sanat dünyasında kadının konumunu tartışmaya açan, uğradıkları haksızlıkları cesurca sergileyen kadınların, dünya çapında ses getiren “Ben de” (Me too) hareketinin önemi yadsınamaz.

EMEKÇİ KADINLAR BEYAZPERDEDE

Beyazperdede kadın kahramanların iki tür rolü olmuştur: kocasının sözünden çıkmayan iyi kadınlar (ev kadınları) ve erkekleri baştan çıkaran fettan, kötü kadınlar. Sinema tarihinin ilk yıllarından yakın zamanlara kadar değişmeyen bir yazgıdır bu kadın için. Çalışan kadın, cinselliğini yaşamaktan çekinmeyen bağımsız kadın kahramanların olumlu kahraman olarak arz-ı endam etmeleri çok zaman aldı. Avrupa sinemaları, özellikle Fransız ve İsveç sinemaları bu tavrı beyazperdeye ilk yansıtan ülke sinemaları oldu.

kadinlar-hayir-derse-849545-1.

Amerikan sineması, yakın zamanlara kadar cinsel özgürlüğü bir tabu olarak görmekten vazgeçemezken, çalışan kadınların sorunlarına duyarsız kalmadı. Dünya Emekçi Kadınlar Günü’ne ilham kaynağı olan olayın, Amerika Birleşik Devletleri’nde pek çok kadın işçinin ölümü ile sonuçlanan, tarihi bir grev olduğu biliniyor. Amerikalı kadın yönetmen Barbara Kopple’a iki kez En İyi Belgesel Oscar’ı getiren, Kentuck madencileri grevi üstüne “Harlan County USA” ve Austin, Minnesota’daki Hormel grevinin öyküsü olan “Amerikan Rüyası” bu türün unutulmaz başyapıtları arasındadır. Martin Ritt’in sendikal mücadeleye omuz veren bir kadın tekstil işçisini anlattığı “Norma Rae” ve daha yeni örneklerden, Birleşik Krallık’ta 60’lı yıllarda bir Ford fabrikasında çalışan kadınların eşit ücret mücadelesini anlatan “Made in Dagenham” emekçi kadınların beyazperdede temsiline ilişkin görülmesi gereken yapıtlar arasındadır.

Elbette, pek çok film var kadınların mücadelelerini konu alan. Feminist ideolojiden beslenen, kimi zaman erkek düşmanlığına uzanan kimi filmler bir yana, bu mücadelenin erkeğe karşı verilen bir mücadele değil, sınıfsal bir mücadele olduğunu vurgulayan “Rosa Luxemburg”, “Komün”, “Germinal“ gibi filmlerin kadın hakları açısından önemi inkâr edilebilir mi? İngiliz Yeni Dalgası’ndan Ken Loach’un yapıtlarına nice filmde sınıf bilincine sahip emekçi kadınların mücadelesi anlatılmıştır. İngiltere’de kadınların oy hakkı için verdikleri mücadeleyi anlatan Sarah Gavron’un “Diren / Suffragette” filmi bu konuda çekilmiş filmlerin başında gelir. Birleşik Krallıkta ve ABD’de kadınların seçme ve seçilme hakkını savunmak adına girişilen eylemleri gerçekleştiren kadın hakları savunucuları ‘Süfrajet’ olarak adlandırılıyordu.

SİNEMADAN TİYATROYA SANATTA KADIN İMGESİ

Sinema sanatının yüz akı örnekleriyle söze girdim ama, sanatın tüm alanları kadına ilişkin haksız uygulamalara sahne olmuştur sanat tarihi boyunca. Sanat eserlerinde kadın imgesi, çıplaklıkla, ‘arzu nesnesi’ olmakla özdeşleşmiştir adeta. Ama, plastik sanatlarda olsun, tiyatroda ya da sinemada olsun yaratıcı olarak tanınan isimlerin sayısı fazla değildir. Erkek egemen toplumsal yapı, kadının yaratıcılığını doğurganlığı ile sınırlamaktan yana olmuştur her zaman. Çağımızda bu yazgının değişme sürecinde olduğu söylenebilir. Frida’yı, Virginia Woolf’u, Ariane Mnouchine’i, Liliana Cavani’yi, Agnes Varda’yı, Franca Rame’yi görmezlikten gelebilir miyiz?

Günümüzde sinema dünyası, (“Mavi En Sıcak Renktir”den “Alev Almış Bir Kızın Portresi”ne) cinsel özgürlüğünü savunan kadın kahramanlara özel bir ilgi gösterip, çok başarılı yapıtlar ortaya koyarken, çalışan bağımsız kadın imgesini de ihmal etmiyor. 50 ülkeden 2000 kadını acıları ve umutlarıyla beyazperdeye yansıtan, Anastasia Mikova ve YannArthus-Bertrand’ın “Kadın / Woman” adlı belgeseli bunun en güzel örneklerinden biri. Amerika’dan Avrupa’ya, hatta Ortadoğu ülkelerine kadın yönetmenlerin sayısındaki artış ve bu yılın En İyi Film Oscar’ını büyük olasılıkla “Nomadland” filmi ile Çin asıllı kadın yönetmen Chloe Zhao’nun alacak olması, yönetmen dalındaki iddialı adaylar arasında en az üç kadının yer alması bu alanda önemli bir mesafe katedildiğinin göstergesi değil de nedir?

Sinemamızın, “Şehvet Kurbanı”ndan “Küçük Hanımefendi” serisine, geleneksel kadın tipolojilerinden sıyrılması epey zaman aldı. Kadının erkek egemenliğine karşı duruşunu yansıtan filmler olduysa da, bunların çoğunluğunda kadının kurtuluşu bir başka erkeğe bağlanır. 80’li yıllarda, Bilge Olgaç’ın “İpekçe”, Atıf Yılmaz’ın “Adı Vasfiye”, “Ah Belinda”, ”Kadının Adı Yok” , “Bir Yudum Sevgi”, Başar Sabuncu’nun “Şalvar Davası” ve “Asılacak Kadın”, sonraki yıllarda Işıl Özgentürk’ün “Seni Seviyorum Rosa”, İlksen Başarır’ın “Başka Dilde Aşk”, Çiğdem Vitrinel’in “Geriye Kalan”, Belma Baş’ın “Zefir”, Belmin Söylemez’in “Şimdiki Zaman”, Yeşim Ustaoğlu’nun “Tereddüt”, Çiğdem Sezgin’in “Kasap Havası”, Pelin Esmer’in “Kraliçe Lear” filmleri, cesur dokunuşlarla toplumumuzda kadının özgürlük arayışını vurgularken, bu konuda toplumsal bir duyarlık yaratma sürecine katkıda bulundular.

Neden BirGün?

Bağımsız bir gazete olarak amacımız, insanlara hakikati ulaştırarak ülkede gerçek bir demokrasi ve özgürlük ortamının yeşermesine katkı sunmak. Bu nedenle abonelikten elde ettiğimiz geliri, daha iyi bir gazeteciliği hayata geçirmek, okurlarımızın daha nitelikli ve güvenilir bir zemin üzerinden bilgiyle buluşmasını sağlamak için kullanıyoruz. Çünkü banka hesabını şişirmek zorunda olduğumuz bir patronumuz yok; iyi ki de yok.

Bundan sonra da yolumuza aynı sorumluluk bilinciyle devam edeceğiz.

Bu yolculukta bize katılmak ve bir gün habersiz kalmamak için
Bugün BirGün’e Abone Ol.

BirGün; seninle güçlü, seninle özgür!

BirGün’e Destek Ol