Milli futbol!
MÜSLÜM GÜLHAN MÜSLÜM GÜLHAN

Futbolun tarihçesine baktığımızda, Çin’de başlayıp Hindistan’a gelen oyun, Hindistan’ın İngiliz sömürgesi altında olması gerekçesiyle ki İngiltere o zaman diliminde en etkili emperyalist güç konumundaydı, İngilizler futbol ile tanışma olanağı buldular.

1848 yılında Cambrige Üniversitesi’nde oluşturulan kurallar çerçevesinde modern futbol olarak adlandıracağımız oyun ortaya çıktı.

Sömürgeleri altındaki ya da işgal ettiği ülkelere emperyalist kültür olarak ihraç ettikleri futbol, yöresel halk arasındaki genç nüfusla ilişki kurarak kendi kültürünün gelişmesine ve aynı zamanda konumlarını kabullendirmelerine gerekçe oldu.

Bizim futbol tarihine baktığımızda da bu kurgunun izlerini görürüz.

1930 yılında başlayan yöresel oyun kurguları, futbolun yöresel kimlik kazanmasına ve her ülke için bir kimliğin ortaya çıkmasına neden olmaya başladı. Bu süreç, artık ülkelerin kendi sosyokültürel yapılarına uygun ekollerinin ortaya çıkmasına başladığı zaman dilimiydi.

1990 yılında başlayan ve 1994 yılından sonra kendini kabullendirmeye başlayan küresel futbol, ülkelerin kendi ekollerine sadık kalmak kaydıyla yönetim ve teknik uygulamalar bakımından aynı içerikleri taşıyan bütünlüğe sahip oldu. Bu endüstriyel futbolun başlangıç dönemidir. Bu kurgunun merkezi de Avrupa’dır.

Bu sürece adapte olan ülkeler, gelişim göstererek sürecin içinde kalıp bu endüstriden yararlandılar. Buna adapte olamayan ülkeler ise, futbolun ekonomik ve teknik-taktik gelişim anlamında dışında kaldılar. Çünkü futbol artık bilimsel metotları kullanıyor.

Bizde olduğu gibi, oyuncu gelişimi ve ekonomik anlamda zarar eden ülkeler, futbolda ve ekonomide cari açık veren konuma geldiler.

Küresel futbol içinde iki unsur ön plana çıkıyor:

Birincisi; kendi futbol kurgularından marka değeri yaratıp, kendi liglerinde ekonomik anlamda yüksek gelişim gösteren ülkeler ki bunlar transfer edilen oyuncular ve diğer girdiler bakımından kalitesi yüksek ve yüksek meblağda bir finans portföyüne sahip ülke ligleridir. Premier Lig, La Liga, Bundesliga, Seri A…

İkincisi; kendi marka değerini, yetiştirdikleri oyuncular üzerinden yükselten ülkelerdir ki bunlar, düşük maliyetli bütçelerle liglerini yöneten ve bu bütçeler içerisinde imalat sistemi kuran ülkelerdir. Satılan lisans bedellerinin yüksekliği sayesinde ciddi kaynak yaratırlar. Fransa, Hollanda, Brezilya, Arjantin, Uruguay, Hırvatistan, Portekiz…

Dikkat ederseniz, Dünya ve kıta kupalarını kazanan ülkelere baktığımızda bu iki kategorideki ülkelerden şampiyon çıkıyor. Hatta finali bile bu iki kategorideki ülkeler oynuyor.

Ve her iki kategorinin teknik direktörleri de aynı şekilde, her iki farklı liglerde ve ülkelerde görev yapıyorlar.

“Şimdi biz hangi konumdayız?” diye soru sormak zorundayız tabii…

Birinci olarak, lig bakımından, yönetim ve teknik direktörler tamamen yöresel ve ‘rant’ kurgusundan yararlanan bir yapıya sadık birer hizmetçi olduklarından son derece yetersiz lige sahibiz.

İkincisi için, üretim sistemine ve bunun bilimsel ve teknik kurgusuna henüz sahip olmadığımızdan, buradan da bir yarar sağlayacak durumda değiliz. Çünkü kaynak ve donanım sorunu yaşıyoruz.

Ama üçüncü bir çıkış yolunu genç oyuncular kendi yarattılar!

Kendi imkânlarıyla Avrupa’ya transfer olan gençler, gittikleri liglerde başarılı olup emekleri sayesinde ciddi konuma geldiler. Üç büyükler saplantısını bir kenara koyarak, teknik direktörlerin yöresel talepleriyle çelişse de (!) ülke futbolu için gerçek kurguyu bulmaları bakımından bu çabaları çok önemli bir değerdir.

Milli Takımı bu anlayışlar çerçevesinde değerlendirmek lazım.

Unutmayalım ki İtalya birinci kategoride, Galler ve İsviçre ikinci kategoride ülkelerdir. Biz ise bu başarılı genç oyuncular sayesinde, ikinci kategoriyi yakalamaya çalışan üçüncü yoldaki bir ülkeyiz. Ama her şeye rağmen şansımız eşit.

Kazanan ülkelere baktığımızda hiçbir şeyin tesadüf olmadığını görüyoruz.