birgün

7° PARÇALI BULUTLU

BİRGÜN PAZAR 29.12.2019 07:52
author

Nereye gidiyor bu insanlar?

Her zaman kurtaramıyorlar. Aylan Kurdi’nin sahile vurmuş bedeni orada öylece duruyor. Sahi ne oldu o fotoğrafa, o fotoğrafı çeken gazeteciye, Nilüfer Demir’e. O bir çığlığa benzeyen fotoğraf Simavi Ödülü aldı, peki sonra ne oldu? Demirdenören medyası işten attı Nilüfer’i. Aylan’ı hep birlikte unutmadık mı?

Nereye gidiyor bu insanlar?

Karşılarına çıkan engelleri görmüyorlar bile; öylesine, öylesine demek kimi zaman, hayır çoğunlukla ölüm demektir, çöl demektir, deniz, aşılması güç duvarlar, sınır muhafızlarının her an tetiğini çekmeye hazır oldukları silahlar demektir. En dehşet verici olanı da onları sürekli denetlenmesi, azaltılması gereken sayılar olarak gören politikacılardır. Ama yine de göç edenleri, yollara düşenleri, deniz aşanları durdurmak mümkün değildir. Neredeyse önceki yüzyılın son çeyreğinden bu yana hep sınır geçiyorlar. Rotaları bellidir; Güney’den Kuzey’e, Doğu’dan Batı’ya, yoksulluktan zenginliğe, işsizlikten ucuz işgücü olarak iş bulmaya, başarabiliyorsa ölmemeye, çocuklarını kurtarmaya.

Her zaman kurtaramıyorlar. Aylan Kurdi’nin sahile vurmuş bedeni orada öylece duruyor. Sahi ne oldu o fotoğrafa, o fotoğrafı çeken gazeteciye, Nilüfer Demir’e. O bir çığlığa benzeyen fotoğraf Simavi Ödülü aldı, peki sonra ne oldu? Demirdenören medyası işten attı Nilüfer’i. Aylan’ı hep birlikte unutmadık mı? 2015’te BM Genel Kurulu’nun özel oturumunda Shakira o güzel sesiyle, Imagine’le anmıştı Aylan bebeği. Bulup dinleyin bir ara. Yeniden hatırlayacak, belki bir şey yapacaksınız. Ne yapacaksınız? Nerden bileyim ben ne yapacaksınız.

Hollywood sen ne büyüksün

Ne bileyim, belki göçler, göçmenler üzerine ya da Amerikan film dünyasında, Hollywood’da çevrilen filmlerin ekonomi politiği üzerine düşünürsünüz. Amerikalılar da büyük göçmenlerdir. Ama onlarınki başka, o zamana yayılmış, hala süren göç, o toprakların yerlilerini katleden göçtür. Onları anlatan ne çok hikâye vardır Hollywood filmlerinde. Hollywood ABD derin devletinin, Pentagon ve CIA’nın gerçekten usta, başarılı, işini iyi bilen uzantısıdır. Jean-Michel Valentin “Küresel stratejinin üç aktörü: Hollywood, Pentagon ve Washington” adlı çalışmasında uzun uzun anlatmıştı; Babıali Kültür Yayınları’ndan çıktı, yeni değil 2006’da, Dr. Ömer Faruk Turan çevirmişti bu değerli araştırmayı, salık veriyorum, bulunuyor mu hâlâ bilmiyorum ama belki sahaflarda... O kitaptan bir iki örnek aktarayım, pek çoğunu hatırlayacaksınız zaten,

“İndependent Day- Kurtuluş Günü” ya da Irak’ta kaçırılan kadın askerin kurtarılışının hikâyesi “Jessica”, bu filmler, “milli güvenlik filmleri” kapsamındadır. Amerikan devletinin “meşruiyetini” ve kuşkusuz “bekasını” anlatan filmler önce “Vahşi Batı” ile başlar. Meydanın, yani arazinin, toprakların boşaltılması, Kızılderililerin “en güzel yerliler- ölüler” olarak resmedilmesi, bizonları öldürerek yerlileri aç bırakan Bufalo Bill hikâyeleri, yığınsal kıyım generali Custer’in yüceltilmesi, Geronimo olmayanların söz dinleyenlerin, kabilelerine ihanet eden iz sürücülerin, kamplarda yaşamayı ve nihayet bir folklor unsuru olarak tarihteki yerlerini alanların hikâyeleri ne çok işlendi Hollywood filmlerinde.

Ama Vietnam savaşının işleri karıştırdığı da bir gerçek; John Wayne’ın devletin katkısıyla çevirdiği “Yeşil Bereliler” filmi, Amerikan ordusunun komünistlere karşı yürüttüğü savaşa ve kahramanlıklarına övgüler düzüyordu, sonuç tam tersi oldu. Film, çocuklarının çıkışı olmayan bir savaşa sürüldüğünü anlayan Amerikalıları derinden yaraladı. Vietnam, Hollywood’un bir parça geri adım attığı konudur. Kısa bir dönemdir. Belki de bu dönemi iyi anlatacak film Ford Coppola’nın “Kıyamet” filmidir. Marlon Brando ile Robert Duvall’in oynadığı “Apocalypse Now” büyük yazar Joseph Conrad’ın “Karanlığın Kalbinde” adlı romanından uyarlanmıştır.

Bir parantez açayım; Conrad gerçekten de büyük bir yazardır ve kendi hayatı da Birinci Dünya Savaşı’nın kıyameti içinde geçmiştir. Cephedeki oğlunun her an ölmüş olabileceği kaygısı ile yaşayan Conrad oğlunun dönüşünü bunalımlar içinde beklemiştir. Herkes öyle bekler; kimileri de bu konuları dilediği gibi filmleştirir. Her neyse artık, Hollywood kısa bir süre çıkıntılara göz yumacak ama genel çizgisinden vazgeçmeyecektir. O kısa dönemin iyi filmlerinden Sydney Pollack’ın yönettiği Robert Redford’un oynadığı “Akbabanın Üç Günü”nü hepimiz hatırlıyoruz. Daha sonra Şili diktatörü Pinochet darbesini anlatan “Kayıp-Vermist” filmini de unuttuğumuzu sanmıyorum.

nereye-gidiyor-bu-insanlar-668060-1.


Kakara kikiri zamanlarında mıyız?

Peki, bizde ne oluyor? Bizde bin bir emekle çoğu amatör çabalarla çekilmiş iyi filmler salon bulamıyor, kimi filmler ise daha piyasaya çıkar çıkmaz akıl almaz bir karalama kampanyasıyla karşılaşıyor. “Aa, Haluk Bilginer Emmy ödülü mü almış, yok canım, yok öyle bir ödül!”, “Aman canım Nuri Bilge Ceylan da sıktı artık, neymiş ‘benim güzel ve hüzünlü ülkemmiş’, ucuz işler bunlar!” Peki geride ne var? Birbirini izleyen kakara kikiri filmleri var, daha ne olsun. “Halkımız gülmek istiyor, halkımız İvedik’leşmek istiyor, küçümsediniz ama siz de, Recep İvedik bir sosyal hicivdir adeta, öyle değil midir?” Güldürmeyiniz beni, benim sevgili dostlarım.

Bakınız, iş artık sendika destekli kakara kikiri yapımlarına kadar gelmiş. Geçenlerde bir rastlantıyla izledim. Neydi adı? “Sorsaydın söylerdim.” Hem de benim sevgili Silivri arkadaşım Kadri Gürsel ile yapılmış bir söyleşi. Ne diyeyim bilemedim; komedi- söyleşi mi desem, ciddiyetle dalga geçmenin hiç de komik olmayan hali mi desem. Kadri gerçekten usta, ciddi, “anaakım medya tipi” bir gazetecidir ve ne işi var ki bu sulu şeyde. Üstelik de Türkiye Gazeteciler Sendikası’nın “sponsorluğu” ile çekilmiş bir “şey” işte. Yahu arkadaşlar siz “paranızı” neden böyle çarçur ediyorsunuz. Aklımdan geçiyor da kendimi tutuyorum; eski “devlet adamları” ile Silivri tutuklularını barıştırma imza şeylerine müdahil olmak gibi tuhaflıklardan sonra biraz çeki düzen verseydiniz kendinize, daha iyi olmaz mıydı?

Son yıllarda sosyal medyada büyük fedakârlıklarla çalışan, üreten, haydi örnekler de vereyim, Ruşen Çakır, Ünsal Ünlü, Yavuz Oğhan ve Duvar, Diken, T24 gibi kanallar ve başkaları pek güzel işler yapıyorlar, geleceği şekillendiriyorlar da peki siz ne yapıyorsunuz?

Bakınız hatırlatmış olayım size; işçi sınıfı, -gazeteciler de bu sınıftandır- yerinde duruyor; bunca zamandır en usta kalemler kalem oynattılar, hiç bir şey olmadı bu sınıfa, hâlâ korkulu rüyasıdır her türden patronun ve siyasetçinin. O nedenle hâlâ sendikalaşmanın önü yasalarla tıkalıdır; gösteri yapma hakkı yasadışı bir şekilde engellidir. Günlerdir sendikalaşma hakkını savunuyor Timur Soykan arkadaşımız, Demirdenören medyalarında. Gerçi sendikalar henüz engelleri aşacak, sarı “liderlerden” kendilerini kurtaracak durumda değildirler, bakınız daha dün asgari ücret açıklandı, sendikalar laftan öteye geçebiliyorlar mı? Yani şimdi kakara kikiri zamanı mıdır?

Durum ne kadar ciddi ise bizim arkadaşlar da o kadar hafifliyorlar sanki. Oysa durum vahimdir. İnsanlar, kadınlar erkekler ve çocukları, Güney’den Kuzey’e, Doğu’dan Batı’ya göçteler. Ölümüne bir göç bu. Savaşlardan ve yoksulluktan kaçıyor insanlar. Gittikleri yerlerde onları neyin beklediğini bilmeseler de ki düşmanlık pusuda çoğu zaman, yine de göç edecekler, başka bir yol bulamıyorlar yaşamak için. Yani ölüyorlarsa yaşamak içindir.
Boş verin Amerikan filmlerinin sahte dünyalarını, kakara kikiri işlerini; bulun YouTube’dan Shakira’yı Imagine dinleyin.

cukurda-defineci-avi-540867-1.

Bir Çağrımız Var
Az önce okuduğunuz haber, bağımsız bir medya organı tarafından size sunuldu.
Bağımsız gazetecilik; sermayeye karşı halkı, sömürüye karşı emeği, eşitsizliğe karşı adaleti, savaşlara karşı barışı, piyasacılığa karşı temel hakları, talana karşı doğayı, erkek şiddetine karşı kadınları, istismara karşı çocukları savunmanın olmazsa olmaz koşuludur.
Siz de gerçeğin sesini yükseltmek adına sorumluluk almak istiyorsanız, sadece birkaç dakikanızı ayırarak BirGün’e abone olabilir ve ‘#BirGünBenim’ diyebilirsiniz.
Şimdiden sonsuz teşekkürler…
BirGün bizim; hepimizin.
Tıklayınız