Savaştan sonra…
L. DOĞAN TILIÇ L. DOĞAN TILIÇ

İktidar Suriye’de yürütülmekte olan harekâta “savaş” denmesin istiyor. Yine de, her sözcüğün dikkatle seçilerek kullanıldığı kanallarda, bazı emekli askerler buna bir tür savaş diyorlar.

Peki, neden?

En ufak bir kuşkunun, en basit bir sorunun bile vatanseverliğinizin sorgulanmasına yol açtığı, vatan hainliğinize hükmedildiği zamanlarda böyle sorular tehlikeli!

Neler olup bittiğine, neden olduğuna dair cevaplarınız olsun, ama sorunuz olamaz! Yalnızca cevabınız olmalı ve o cevap da en tepeden söylenenle aynı olmalı. Herkesin cevabı var, soruyu yalnızca cesurlar sorabiliyor!

Dış çelişki iç bütünlüğü artırır ve iktidarlar da her zora düştüklerinde çelişkinin bu işlevine sarılırlar.

AKP’nin Suriye politikası kendi tabanın bile desteğini kaybetmiş ve seçimlerde karşılaştığı sonucun temel nedenlerinden biri olmuştu.

Başlatılan harekâtın bir gerekçesi güvenlikse, bir diğeri 3.6 milyon sığınmacının oluşturulacak güvenli bölgeye yerleştirilmesi.

Soru sormaktan kaçınan muhalefetin de katkısıyla, AKP bu gerekçeleri ve dış çelişkinin birleştirici işlevini kullanılarak kısa dönemde etrafında bir toparlanma yaratabilir.

TSK’nin askeri başarı kazanması zor olmasa gerek. Washington’dan ve sahadan gelen sinyaller; ABD’nin çekilmekte, YPG’nin Rusya’nın çabalarıyla Şam’a yaklaşmakta ve Esad’ın ordusunun bölgeye gelmekte olduğuna işaret ediyor.

Ortalama vatandaşımızın ve siyasetçilerimizin pek sevdiği bir söz var: “Savaş meydanlarında kazandığımızı masada kaybettik.”

Türkiye’nin “sahada askeri başarı kazanırken” elde ettiği ilk sonuç, tarihinde yaşadığı en büyük yalnızlıklardan biri oldu.

ABD ve Rusya kendi hesaplarına uygun adımlar atarken; “bizi hep arkamızdan hançerlemiş Araplar” harekâta “işgal” derken; AKP’nin ilk yıllarında sınırsız desteğini almaktan pek mutlu olduğu Avrupa’nın tümü de yaptırımlardan söz ediyor. Hadi onlar neyse; Türkün Türkten başka dostu yok zaten! Ancak, KKTC Cumhurbaşkanı bile, Ankara’nın öfkesine yol açan; “1974’te biz adına Barış Harekâtı desek de bu bir savaştı ve akan da kandı. Şimdi Barış Pınarı desek de akan su değil kandır” cümlesini kurdu.

Olanların “neden”ini sorgulayamayıp, tepede verilen cevabın ardına dizildik ama bir de, “ya sonra?” sorusu var.

Harekât bitti; şehitler gaziler oldu, ya sonra?

“Ya sonra?”ya dair işaretler işlerin Putin’in istediği doğrultuda geliştiğini gösteriyor. SDG ile rejimi bir araya getirdiği ve Suriye ordusunun sınıra ilerlemesinin önünü açtığı anlaşılan Putin, Türkiye’yi de Şam’la bir noktada buluştursa, “Kum ve Ölüm” yazısında sözünü ettiğim “yüzyılın anlaşması”nın mimarı olacak.

Erdoğan dün, Suriye Ordusu’nun gireceğinden söz edilen Kobane konusunda; “Rusya’nın da olumlu yaklaşımıyla sıkıntı olmayacağa benziyor” dedi.

Artık daha sık, Suriye’ye girişi 1998’de Şam’la imzalanan “Adana Mutabakatı”na dayandıran cümleler kuruluyor: “Biz şu anda Suriye’de niye varız? Rejim, teröriste karşı ayakta duramıyor. Duramadığı için biz de Adana Mutabakatı ile ne yaptık? Suriye’ye girdik. Suriye’ye giriş sebebimiz bu.”

Bu cümleler, rejim teröristlere karşı sınırda olacaksa, biz olmayız diyebilmenin de önünü açıyor.

Putin, PYG/PYD’yi Esad’la anlaştırmış görünüyor. Suriye ordusu kuzeye doğru geliyor. Türkiye şimdi Suriye ordusu ile de mi savaşacak? ABD’nin çekildiği bir alanda Rusya buna izin verir mi?

Putin “yüzyılın anlaşması”nı kotarır ve Esad’ın sınıra yerleşmesini sağlar, Suriye’nin toprak bütünlüğü çerçevesinde de herkese kabul ettirirse, biz 8 yıldır yaptıklarımızı neden yaptık diye sormayacak mıyız?