Vicdan, bilinç ve sinema
UĞUR KUTAY UĞUR KUTAY

Son günlerde sinema çevrelerinde tartışılan konuların başında Semih Kaplanoğlu’nun filmi Bağlılık Aslı geliyor. Önce Sinema Destekleme Kurulu’ndan rekor derecede yüksek bir destek alan (1.2 milyon TL), ardından daha gösterime çıkmadan ‘En İyi Yabancı Film’ dalında Türkiye’nin Oscar adayı ilan edilen film, yönetmen-iktidar ilişkisi bağlamında çok sıkıntılı bir yerde duruyor.

Son on yıldır Kaplanoğlu’nun hiçbir filmini izlemediğim için anlatılarının politik ve estetik duruşu hakkında konuşmuyor, tek bir sözcük bile yazmıyorum, çünkü Türkiye’nin reel-politik yapısı beni son 10 yılda yeni prensipler edinmeye yöneltti.

12 Eylül 2010 referandumunun hemen öncesinde benimle yaptıkları bir röportajı sırf ‘evetçiler’e malzeme çıkarmak için kullanan TRT’den gelen hiçbir program davetini artık kabul etmiyor oluşum; aynı günlerde bir mitingde polis müdahalesi sonucu kalp krizinden ölen Metin Lokumcu’ya dair vicdansızca ifadeleri yüzünden Murat Belge’yi artık hiç okumuyor olmam; Ekim 2006’da Belgesel Sinemacılar Birliği’nce (BSB) düzenlenen 1001 Belgesel Film Festivali’nde Susan Khardalian’ın Ermeni soykırımıyla ilgili Köpeklerden Nefret Ederim adlı filmini faşistlerin tepkilerinden çekinerek gösterim programından çıkarıp üstüne bir sürü de yalan söyleyen birlik ve festival yönetimi yüzünden BSB’yle tüm ilişkimi kesmem gibi kararlar bu prensiplerden kaynaklanıyor. Bunların yoğun duygusal tepkiler olduğu doğrudur; çoğu kişiye haklı bile görünmeyebilir, ama n’eylersiniz, ‘katı olan her şey buharlaşıyor’. Politik vicdanım politik bilincimdir; ‘vicdan’ ve ‘bilinç’ kavramlarının batı dillerinde aynı kökten beslenmesi de (conscience-conscious) boşuna değil.

Kaplanoğlu filmlerine uzak durma kararım 2010’daki bir yalanlar dizisine dayanıyor. Ekim 2010’da Kaplanoğlu, o günlerin en ‘kullanışlı’ gazetesi Taraf’a verdiği bir mülakatta, internette Emir Kusturica ile ilgili çok korkunç bilgilere ulaştığını söylüyordu. Bunun üzerine, en yüzeysel halinden en ‘derin’ yerlerine kadar interneti tarayıp Kusturica’nın faşist Sırp liderlerle fotoğraflarını, Bosna’daki katliam ve tecavüzlerle ilgili onaylayıcı konuşmalarını aradım. Bir süredir Sırplığını fazla gözümüze sokan Kusturica gerçekten de böyle şeyler yapmışsa ‘izlenmeyecek yönetmenler’ listeme eklenecekti. Ama Kaplanoğlu’nun var olduğunu iddia ettiği bilgi ve belgelere ulaşamadım (konuyla ilgili detaylar için bkz. ‘Gerçek Afet’, BirGün, 16.10.2010)

Kusturica’yı tecavüzcü Sırp katillerden biriymiş gibi anlattığı korkunç mülakatta Kaplanoğlu şunları da söylüyordu: “Şu anda 20 yaşlarında olan ve o zaman yedi-sekiz yaşlarında tecavüze uğramış küçük kız çocukları şimdi büyümüşler, ben onlarla konuştum. Çocuklarını kaybetmiş, öldürülmüş annelerle konuştum. Onlarla oturdum, onların acılarını paylaşmaya çalıştım. Her şeyi gördüm, mezarlıkları ziyaret ettim. Bütün bunlar artık olmuş mu, olmamış mı diye tartışılmayacak kadar net, suçlular uluslararası mahkemeler tarafından ceza almışlar. Canlı tanıkları ile konuştum. En azından sadece onların gözleri, onların ifadeleri, onların anlattığı şeyler, sadece onlar, benim buradaki duruşumu belirleyen şeylerdir.”

O sırada henüz Gezi Parkı’nın alışveriş merkezine dönüştürülmesi gündeme gelmemiş; Ali İsmail, Ethem, Abdullah, Berkin adlı 14 yaşındaki çocuk ve diğer gençler henüz öldürülmemişti. Polis şiddetine yönelik eleştirilere karşı RTE çıkıp “Polise emri kim verdi diyorlar. Ben verdim ben!” dememişti daha. Komada ölen çocuğun annesi cenaze töreninde oğlunun oynayamadığı misketleri mezara attı diye kadını miting meydanlarında yuhlatmasına dört yıl vardı.

Ve bunların hepsi oldu. Bu ‘kötülük’lerin hepsi tıpkı Bosna’da yaşanan korkunç olaylar gibi açık biçimde ortadaydı, “artık olmuş mu, olmamış mı diye tartışılmayacak kadar net”ti. Ama Kaplanoğlu AKP-RTE iktidarına, Kusturica’nın jüri başkanı olduğu Altın Portakal’a gösterdiği tepkinin binde birini bile göstermedi. Tersine, her yıl belli zamanlarda düzenlenen kaçAksaray davetlerinin vazgeçilmez isimlerinden birine dönüştü.

Kaplanoğlu filmlerini izlememekle sinema estetiğine dair çok şey kaybediyorumdur belki de, ama bu, artık meselenin sinemaya indirgenemeyeceği kadar önemli bir an: İnsanlık düzeyinde iyi ile kötüyü ayırmak sinematografik düzeyde iyi ile kötüyü ayırmaktan daha önemli… Çünkü, hayatını sinemaya adamış bir arkadaşınız olarak söylüyorum, günün sonunda bir Berkin’in gülüşü, tıpkı bir Bosnalı Esma’nın gülüşü gibi, tüm sinema tarihinden daha değerlidir.