birgün

16° AZ BULUTLU

author

Yardımcı Ders Kitabı 101: Sizden önce tarih de yoktu!

BİRGÜN PAZAR 18.09.2022 11:06
Yardımcı Ders Kitabı 101: Sizden önce tarih de yoktu! Fotoğraf: DepoPhotos
Abone Ol google-news

Dersimiz Tarih
DERSİMİZ
Tarih
KONUMUZ Bir Zamanlar Anadolu’da

Hangi ders olsa, konu ne diye sorulsa, yanıt bellidir: Her şey! Her şey insan içindir, her şey yaşam, her şey doğa, her şey dünya içindir. Tarih de, coğrafya da, fizik, kimya, matematik, edebiyat, felsefe, dil de. Ama yine de o derslerin tanımlarına bakarak bu her şeyi ‘bağzı’ şeyler olarak düşünmek ve konuları ona göre saptamak gerekir... Diyerek ders vermeye başlamadan önce, konumuzun niye Bir Zamanlar Anadolu’da olduğunu açıklayalım. Aslında açıklayacak bir şey de yok, Bir Zamanlar Amerika’da da olabilirdi! Olabilir. Fakat tarih hakkında kuramsal ve genel olmaktan çok, yakın ve özel konuşacağız bugün arkadaşlar!

Bir şiir alıntısıyla başlıyoruz, Ece Ayhan’dan, aslında bu dersin tamamını Ece Ayhan’a ayırabilirdik, kendisini ne şair ne etikçi olarak gören, yalnızca tarihçi olduğunu söyleyen şair, başka bir derse diyelim. Bir Zamanlar Anadolu’da filmi ve tüm filmleri için de dünya sinemasının önde gelen yönetmenlerinden Nuri Bilge Ceylan’a teşekkür edelim. Ece Ayhan’ın tüm şiirleri, bir tarihçinin şiirleri diye anılsa da olur, bazı kitapları, Çok Eski Adıyladır (1983) örneğin, tarihle, tarihsel kişilerle doludur. En bilinen şiirlerinin toplandığı Devlet ve Tabiat (1973) kitabındaki ünlü şiirden, “Yort Savul”dan iki dize alacağız: “Atlasları getirin! Tarih atlaslarını!/ En geniş zamanlı bir şiir yazacağız”.

Modaya uyalım, tarih tarihçilere bırakılamayacak kadar şiirlidir diyelim ve Ece Ayhan’dan hareketle tarihin genişlik içerdiğini belirtelim. Öyle ya tarih de en geniş ve geniş zamanlı bir şiir değil midir? Pablo Neruda’nın Türkçeye Adnan Özer’in İspanyolcadan şahane bir çeviriyle kazandırdığı Evrensel Şarkı’sına (Can Y.) bakalım, Latin Amerika kıtasında hem genel hem de ülkeler bağlamında sömürgecilik tarihini okuruz orada, tam 500 sayfa! Nazım Hikmet’in Şeyh Bedreddin Destanı’na (1936) bakalım, Memleketimden İnsan Manzaraları’nı 0(1966) görelim, Kuvayi Milliye Destanı’nı (1968) açalım.

Tarih deyince bazılarının aklına keşifler, yeni ülkelerin bulunuşu, fetihler geliyor da, o yeni kıtalara, ülkelere gidenlerin, oraları bulanların gerçek niyetlerinin, amaçlarının ne olduğu göz ardı ediliyor. Ve tarih sürekli olarak bir övünç vesilesi haline getiriliyor. Mazlumların, ezilenlerin, yenilenlerin, sürülenlerin, katledilenlerin esamesi okunmuyor! Daha doğrusu şairler olmasa okunmayacak! Osmanlı’nın zulmüne, eşitsizliğine başkaldıran din adamı Şeyh Bedreddin’i, Nazım Hikmet şiirini yazmasa kim bilecek, hatırlayacaktı bugün? Kuvayı Milliye’de adsız kahramanları yazmasa, ülkenin bağımsızlık savaşının nasıl kazanıldığını, halkın, köylülerin, çocuk yaştaki askerlerin özverilerini, canlarını verdiklerini, hamasetten uzak, bir direniş örneği olarak nerden okuyacaktık? Ahmed Arif’in “Ne İskender takmışım/ne şah ne sultan” dediğini hatırlayalım “Anadolu” şiirinde.

“Tarihte Bireyin Rolü” şimdilerde tarihin önüne geçti. Tarihten anladıkları geçmişi devam ettirmek olanların yazdıkları yeni tarihe bakarsak, dünyada tüm krallıklar, imparatorluklar yaşıyor da bir tek bizimki çökmüş, hatta çökertilmiş durumda! Çökertenler de tabii içimizdeki kökü dışarda olanlar! Hadi ülkeyi kurtardın da, niye cumhuriyet kuruyorsun birader? Tastamam böyle diyorlar!

Bir Zamanlar Anadolu’da emperyalistlerin, saldırganların, haydut devletlerin işgaline uğrayan toprakları, denizleri, gölleri, insanları kurtarmak, orada yeni, aydınlık, barışçı bir Cumhuriyet ülkesi kurmak isteyenlere karşı bu nefretin nedenlerini, yalnızca tarih dersine değil, psikoloji, sosyoloji, coğrafya, felsefe, ahlak derslerine de bakarak anlayabiliriz belki!

(Tarih dersini bitiremedik, hatta başlayamadık bile, devam ederiz.)

ANADÜŞÜNCE Tarih ne yazık ki her gün yeniden icat edildiği için bir türlü tarih olamaz!
YARDIMCI KİTAP Kutsal İsyan, Hasan İzzettin Dinamo, Tekin Y.

Hayal Ders
DERSİMİZ
Hayal
KONUMUZ Hülya

Dersin adını önce Hülya Dersi olarak düşündüm, fena gelmedi, sonra bugün şiirli günüm, öyleyse Yahya Kemal’in “Hayal Şehir”, Hilmi Yavuz’un “Hayal Hanım” şiirlerini anarak Hayal Ders yapayım dedim.

Hülya da alınmasın artık, nasılsa hayal eden kişidir kendisi, devam etsin hayale. O devam etsin ama biz de başlayalım... Yoo olmadı bu cümle, hem de hiç olmadı, hayal etmeyen insan olur mu? Hayal etmek, 80’li yılların başındaki “hadi buluşalım/ ilişkimizi konuşalım” komikliği gibi, “hadi oturalım/hayal kuralım” cinsinden bir etkinlik değil ki! İnsan hayal kurduğunu fark etmez bile, yürürken, dururken, severken, konuşurken, çalışırken, gezerken, bakarken, uyurken bile hayal kurulur, değil mi? Hayal de kurulmayacaksa, kuramayacaksak...dedim, devamını size bıraktım.

Geçenlerde aklıma mı geldi okudum mu, her neyse, “insan dünyaya rüya görmek için geliyor olabilir” düşüncesiyle uyudum. O düşünceyle yatınca da ne düşler görüyormuş meğer insan! Bir deneyin. Gerçi bu sözün aslı da var, “insan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar” denilmiştir. Belki benim bu dersi eylülde verme nedenim de bu güzel günlerin ve gecelerin hatırınadır. Bir şeyi yazmak çok şeyi unutmaktır ve bundan kurtuluş da yoktur. Eylül dersi verirken belki de en güzel şeylerden birini, eylülün Akadca ‘hasat’ demek olduğunu unutmuşum! Eylül ortası dolunaylarının güzelliği de bundanmış, ‘hasat dolunayı’ denir ve bereketi simgelermiş!

Düş de hayal de öyle değil midir? Hayal ettikçe zenginleşip, düşledikçe güzelleşmez mi insan? Uyku gözleri güzelleştirirse, rüya da içini güzelleştirir, görmenin sözcükleri edebiyatta bile yoktur. Düşlemek savaşa karşıdır barıştan yanadır. İnsan düşledikçe iyileşir, komşusuna da iyi bakar, duvarları kaldırır, çitleri atar, rüya sınır tanımayan gözlerin buluşması olur. Göz mü dedim, yanlış demişim, görmek gözlerin yerine iki kalp birden taşımaktır. Biri kendin için atan, biri de baktıkların, gördüklerin, düşlerin için çarpan iki kalp!

Eylül, dolunay, hasat, bereket, hayal, düş, rüya, hülya...Şöyle bir okuyunca insan derin bir nefes almış gibi oluyor. Hepsinde de sevincin kokusu var çünkü. Sözcüğü söylerken bir tütsünün hafif salınımıyla burnumuzun önünden geçiyor sevinç. Onu duyunca, onun ışığıyla gözlerimiz değil yalnızca, düşlerimiz de parlayıp kamaşınca, baharın çın çın öten caneriğinin yanına, güzün döndükçe ışıklı bir küre gibi ruhumuzu aydınlatan ve düşlerimizi de dişlerimizi de kamaştıran üzüm görünüyor, yazın güze döndüğü sokağın köşesinden. Öyleyse Günaydın Hüzün yerine Günaydın Üzüm diyelim ve kelime oyunu da yaparak güzü güzelleyelim!

Güzelleşmenin yolları da vardır halleri de: Gezelim güzelleşelim, sevelim güzelleşelim, içelim güzelleşelim...Görelim güzelleşelim diyelim biz de, düşleyelim güzelleşelim, hayal edelim güzelleşelim! Nedense insan hep güzel şeyleri hayal edermiş gibi düşünüyorum. Sizce de öyle değil mi? Ya da şöyle düşünülebilir: Ancak iyi ve güzel şeyleri düşünmek hayal sayılır, gerisi sayılmaz, artık neye sayılırsa!

‘Hep yakıp yıkmayı, yaralayıp öldürmeyi, soyup soğana çevirmeyi hayal etmiştim’ diyen birininki hayal kurmak sayılır mı? ‘Beni sevmediğini biliyordum, bu yüzden de hep kötülere düşmeni düşledim!’, ‘Memleket battı, herkes perişan, rüyalarım gerçek oldu!’ diye sevinebilir miyiz?

Her şey düşlediğimiz gibi olmuyor diye düşlemekten vaz mı geçeceğiz? Hayal kuruyorum sonra da hayal kırıklığına uğruyorum diye hayallerimizi terk mi edeceğiz? Hayaller, düşler olmasa yaşam belki yine sürerdi ama renksiz, durağan, sıkıcı, gri, havasız, daraltıcı bir şey olurdu. Edebiyattan şiire, müzikten sinemaya, resimden dansa, tiyatrodan fotoğrafa, spora, bilimlere her şey hayal kurmak, düşlemekle olası. Kuru bir insan olmaktansa, ‘o biraz hülyalı’ dedikleri biri olmak daha güzel değil mi?

Hayal etmek, varlığın coşkusudur.

ANADÜŞÜNCE Hayal devrimi, tüm devrimlerin kızkardeşidir.
YARDIMCI KİTAP Hayal Kırıklıkları Kitabı, Margit Schreiner, çev: Ogün Duman, Metis Y.

Video haberler için YouTube kanalımıza abone olun

Birgün'e Abone ol