birgün

18° AZ BULUTLU

GÜNCEL 12.09.2020 06:00

12 Eylül’ün 40. yılında Devrimci Yol’un önde gelen isimlerinden Müftüoğlu yaptıklarını ve yapamadıklarını anlattı: Hazırlık yaptık, direndik fakat engel olamadık

12 Eylül Faşist Darbesi’nin üzerinden 40 yıl geçmesine rağmen etkileri hâlâ sürüyor. 2010 Referandumu sürecinde ‘mağdur’ söylemlerine karşın darbenin muhatabı olduklarını söyleyen Oğuzhan Müftüoğlu darbeye giden süreci ve sonrasını değerlendirdi.

12 Eylül’ün 40. yılında Devrimci Yol’un önde gelen isimlerinden Müftüoğlu yaptıklarını ve yapamadıklarını anlattı: Hazırlık yaptık, direndik fakat engel olamadık

YAŞAR AYDIN

12 Eylül faşist darbesinin üzerinden tam 40 yıl geçti. 1980’de iktidarı ele alan cuntanın başı Kenan Evren ve arkasındaki güçler bir yandan yükselen emekçi halk muhalefetini bastırırken diğer yandan da ülkeyi hem ekonomik hem de siyasi açıdan emperyalizme daha da bağımlı hale getirdiler. Bu nedenle AKP iktidarının varlığında somutlaşan darbe bugün bile her şeyi ile aktüel bir konu olmaya devam ediyor.

Darbe hiç kuşkusuz sol ve devrimci güçleri hedef aldı. Doğaldır ki darbeyi en çok sol tartıştı, tartışmaya devam ediyor. 12 Eylül cuntasının 40. yılında o dönem yaşananları “Darbenin muhatabı bizdik” diyerek süreci özetleyen Oğuzhan Müftüoğlu’yla konuştuk.

Müftüoğlu, iki gün sürecek söyleşimizde hem içinde yer aldığı Devrimci Yol hareketinin hem de genel olarak solun yaptıkları, yapamadıkları ve bugüne kalan yönleriyle devrimcilerin 12 Eylül sürecini anlattı.

►1980 öncesi toplumsal muhalefet rejim için ciddi bir tehdit oluşturuyordu. Güçlü devrimci yapılar vardı. Devrimci Yol bu hareketlerin en öne çıkanıydı. Devrimci Yol’un varlığı ve ulaştığı boyut, 12 Eylül Darbesi’nin nedenlerinden gösteriliyor, katılır mısınız?

12 Eylül öncesinde ülkede yaşanan gelişmeler karşısında özellikle devrimci hareketlerin yükselişinden egemen çevrelerin rahatsız oldukları kuşkusuz doğrudur. Devrimci Yol da sol hareketler içinde biraz daha ileri bir durumdaydı. Ama buradan hareketle darbeyi Devrimci Yol'un varlığına bağlamak doğru olmaz.

İki faşist darbe 12 Mart ya da 12 Eylül, diğer bütün iç dış bağlantılarının yanı sıra her şeyden önce ülkede başlayan devrimci yükselişin önüne geçmeye yönelik olarak gündeme geldiği tartışma götürmez. Kısaca hatırlarsak, Türkiye’de altmışlı yıllarda cumhuriyet tarihinde belki ilk defa çok geniş bir toplumsal uyanış dalgasına sahne oldu. 15-16 Haziran'da doruk noktasına varan işçi hareketleri, küçük üretici ve köylü hareketleri, TİP’in kuruluşu ve meclise girişi, hızla gelişen Devrimci Gençlik hareketi... Solun ideolojik hegemonyasıyla birlikte gelişen bu devrimci dalganın ordu içindeki kaçınılmaz yansımalarının yanı sıra 27 Mayıs darbesinin bir tür artçı uzantısı şeklindeki sol cunta girişimleri... Bu devrimci yükselişin önüne geçmek için önce komünizmle mücadele dernekleri, yetmeyince komando kampları ve MHP, arkasından da 12 Mart darbesi geldi.

Bütün bunların dünya çapında sürmekte olan soğuk savaş döneminin, ABD mahreçli ‘ayaklanmaya karşı koyma’ (kontrgerilla) stratejileriyle bağlantısı da biliniyor.

12 Mart darbesi her ne kadar solun ve devrimci hareketlerin her düzeyde büyük kayıplarına yol açmış olmasına karşın devrimci yükselişin bütünüyle önüne geçmesi mümkün olmadı.

12 Eylül'e giden süreç bir önceki dönemin bıraktığı bu zemin üzerinde gelişti. Devrimci Yol da aynı şekilde, bir önceki dönemdeki devrimci hareketin devamı olarak, yeni dönemin koşullarına göre kendini yenileyerek ve mücadeleyi çok daha ileri boyutlara taşıyarak gelişti.

12 Eylül bir bakıma 12 Mart’ın yarım bıraktığı bir işi tamamlayarak devrimci hareketin yükselişini önlemeye dönük bir müdahale olurken, getirdiği yasal/anayasal düzenlemelerle ucu bu günlere kadar uzanan faşist-dinci ve militarist anlayışlara yol açan bir rol üstlendi.

Darbenin başı Kenan Evren, 12 Eylül’ün hemen ertesindeki günlerde hatırladığım kadarıyla Konya’da halka hitaben yaptığı bir konuşmada "Biz iktidara el koymasaydık bu gün bu kürsüde bizim yerimize ‘tek yol devrim’ diyenler olacaktı" şeklinde bir şeyler söyledi. Bu söylemle daha çok yaptıkları faşist darbeye gerekçe göstererek halkın desteğini almaya çalışmaktan başka bir şey yapmıyordu. Gerçekte ne Devrimci Yol’un ne de genel olarak bütün solun o günkü durumlarıyla henüz öyle bir örgütlülüğü, yetkinliği vardı.

12-eylul-un-40-yilinda-devrimci-yol-un-onde-gelen-isimlerinden-muftuoglu-yaptiklarini-ve-yapamadiklarini-anlatti-hazirlik-yaptik-direndik-fakat-engel-olamadik-779858-1.

►Solun 12 Eylül'e giden yolda anti-faşist mücadeleyi yükseltirken ideolojik ve pratik düzlemede eksik bıraktığı bir alan olduğunu düşünüyor musunuz?

12 Eylül öncesi döneme bu günden bakıldığında sanki ‘12 Eylül'e giden bir yol’ gibi görünebilir, ama bu bir yanılsamadır. Her dönem kendi gerçeklikleri içinde değerlendirilmeli. O nedenle, 12 Mart sonrasında ülkede yaşanan ve anti-faşist mücadelenin ön planda olduğu bir dönem açısından değerlendirildiğinde ‘ideolojik ve pratik düzlemde’ elbette eksiklikler bulunulabilir. Ancak Devrimci Yol’un ideolojik- politik yönelimler açısından hem de pratik politik süreçler karşısındaki okumaları ve tavır alışları bakımından genel olarak doğrularının ağır bastığını, diğer sol siyasi hareketlere kıyasla bütün bu alanlarda daha az hata yaptığını düşünüyorum. Burada şimdi bu konuda ayrıntılı bir analiz yapmak mümkün değil, bu ayrı bir çalışma konusu olabilir.

►Fatsa hem 12 Eylül öncesi hem de sonrası çok konuşuldu. Biz de atlamayalım. Fatsa Belediyesi, Devrimci Yol hareketinin perspektifiyle oluşturulmuş örnek sol bir model miydi?

Fatsa’nın bu şekilde değerlendirilmesini de doğru bulmam. Orada yaşananlar, genelinde ülkenin diğer bölgelerinde birçok yerde olduğundan pek de farklı değildi. İşin belediyecilik düzleminde gelişmesi o sıralarda mevcut belediye başkanlığının boşalması nedeniyle, Devrimci Yol’un bağımsız bir adayla seçime katılarak seçimi kazanmasıyla ortaya çıktı. Devrimci Yol’un Direniş Komiteleri teori ve pratiğine ilişkin anlayışları oradaki devrimci arkadaşlarımızın kendi beceri ve güzelliklerinin katkısıyla gelişen bir efsane oldu. Fatsa’nın kendi başına bir model olarak değil devrimci bir siyaset anlayışının bir parçası olarak görülmesi gerekir diye düşünüyorum.

►Devrimci Yol, darbenin gelmekte olduğunu tespit ettiğinde bunun başarısız olmasını sağlamaya dair bir umudunuz var mıydı? En çok ne olursa darbenin devrimci güçleri ezmesinin önüne geçilebileceğini düşünüyordunuz?

Biz 12 Eylül'den yaklaşık sekiz ay kadar önce, mart ayı başlarında tespit etmiştik. Darbenin başarısız olmasını sağlamaya dair bir umudumuzun olup olmaması bir yana o koşullarda ilk olarak ne yapmamız gerektiğini anlamaya çalıştık. Bu konuda ilk olarak bu tespiti diğer sol guruplarla paylaşarak darbe sürecine karşı ortak bir tavır tespit etmenin, en azından o günlerin sol içi rekabet havası içinde darbecilere gerekçe olacak eylemlerden kaçınarak birlikte mücadele yollarının aranması gerektiğini düşündük. Bunun için yirmiye yakın sol örgüt ve çevreden arkadaşlarla bir toplantı yapıldı. Ancak bu konuda olumlu bir sonuç alınamadı. Hatta toplantıya katılan bazı örgütlerin yayın organlarında ‘ D.Y darbe geliyor diyerek pasifizm öneriyor’ gibi yazılar da yayımlandı. (Sadece Halkın Kurtuluşu çevresiyle 1 Mayıs gibi bazı ortak eylemler yapmaktan başka bir sonuç ortaya çıkmadı.)

►Bu görüşmelerin sonuçsuz kalmasında sizin sorumluluğunuz var mı?

Evet, bence vardır. Her şeyden önce yeterince ısrar etmediğimizi düşünüyorum. Toplantıya bizden o zamanki genç arkadaşlarımızdan ikisi katılmıştı. Diğer gruplardan gelenler de genelde birinci derece sorumlu arkadaşlar değildi. Hatta Kurtuluş’tan katılan (hatırladığım kadarıyla Celal ) arkadaşın ‘bu tür konuları (bizleri kastederek) üst düzeydekiler konuşsun’ gibi bir şeyler söylediği de anlatılmıştı. Ama biz, söylediğim gibi, o günkü gruplar arası ilişkilerdeki olumsuz havanın etkisiyle bu konuda bir girişimimiz olmadı. İşin üzerine daha fazla gitmedik. Olsaydı bir faydası olur muydu, bilmiyorum ama bunu yönetsel düzeyde ciddi bir hata ve eksiklik olarak görüyorum.

Bunun da ötesinde örneğin 12 Eylül günü arandığı ilan edilen sendika ve TİP yöneticilerinden bazılarının Selimiye Kışlası'nın önünde teslim olmak için sıraya girmelerinden (geleceği belli olan bu darbeye karşı yeterince bir mücadele bilinci yaratamamış olmamız bağlamında) bizim de sorumluluğumuz olduğu da söylenebilir diye düşünüyorum.

►Darbenin geleceği belliyken ve siz de bunu tespit etmişken buna uygun hazırlığı yapamamanızın nedenleri nelerdir?

Öncelikle, darbeye karşı bir hazırlık yapmadığımız doğru değil. Tam tersine bütün bahar ayları bu konuları tartışarak geçirdik. Devrimci Yol hareketinin örgütsel yapısı o dönemin faşizmle mücadele koşulları içinde, dönemin ihtiyaçlarıyla sınırlı olarak şekillenen bir özellik içindeydi. Bir faşist darbe karşısında mevcut yapıyla başarılı olamayacağımız açıktı. Aramızda bu konudaki farklı görüşler çerçevesinde tartışmalar da yaşadık, birtakım önlemler almaya, örgütsel yapıda değişiklikler yapmaya çalıştık.

Darbeye karşı nasıl bir mücadele hattı izlememiz gerektiğini de tartışarak belirledik. Yaklaşan darbenin kamuoyundaki çatışma ortamının yarattığı toplumsal tedirginliği de kullanacak şekilde, ‘sağa da sola da karşı’, sözde tarafsız bir şekilde huzuru sağlayacak bir görünüm altında ortaya çıkacağı açıktı. Böyle bir durum karşısında kendi örgütsel yapılarımızdaki yetersizlikleri ve zaafları da dikkate alan bir savunma konumuna çekilerek, zaman içinde cuntayı yıpratarak mücadeleyi geliştirmeyi kararlaştırdık. Cuntanın ancak şehirlerdeki geniş emekçi kitleleri harekete geçirilerek yenilebileceği, bu yüzden şehirlerdeki örgütlenmelerin kendilerini koruyarak sürdürülmesi, halk kitlelerinin cuntaya karşı kısa sure içinde harekete geçirilemeyeceği, bu yüzden öncelikle örgütlü yapılarımızı koruyarak cuntanın teşhirine yönelik çalışmalar yürütülmesi şeklinde özetlenebilecek kararlar aldık. Cuntanın ilk elde bizleri Ankara’da arayacağını düşünerek Nasuh (Mitap) ve birkaç arkadaşla birlikte İstanbul’a geçtik.

Cuntaya karşı uzun vadeli bir mücadeleyi hedefleyen bu planlamanın yanlışları, darbeden sonra daha birkaç ay geçmeden Ankara’daki 203 kişilik operasyonla ortaya çıktı. Bu operasyonun İstanbul’a, güvende olduğumuzu düşünerek buluşmaya gittiğimiz bir eve kadar uzanmasıyla bizim de (o şekilde!) yakalanmamız ise sonun başlangıcı oldu.

Temel hatamız, daha 12 Eylül gelmeden önce kendi örgütlülüğümüzün yetersizliklerini tespit etmişken, birtakım palyatif önlemler aldıktan sonra darbeye karşı uzun süreli bir direniş hattını benimsememiz, ve büyük şehirlerdeki örgütlülüğümüzü ve varlığımızı sürdürmeye devam etmemizden kaynaklandı. Kendi gücümüzü olduğundan fazla görmekten kaynaklanan ve askeri tabirle söylersek bu ‘yığınaktaki hata’ sonraki bütün süreçleri de derinden etkileyen bir rol oynadı.

Çokça söylenenlerin aksine dışarda kalan arkadaşlarımız dağlarda ve şehirlerde mücadeleye devam ettiler. Ancak Merkezi yapının kaybedilmesi nedeniyle hareketin ve direnişin devamlılığının sürdürülmesi mümkün olmadı.

RAKAMLARLA 12 EYLÜL

Gözaltına alınanlar: 650 bin

Fişlenenler: 1 milyon 683 bin

Açılan dava sayısı: 210 bin

Sıkıyönetim mahkemelerinde yargılananlar: 230 bin

141-142-163. maddelerden yargılananlar: 71 bin 500

♦ Yargılanan 'örgüt üyesi': 98 bin 404

Hüküm giyen 'örgüt üyesi': 21 bin 764

♦ Vatandaşlıktan çıkarılanlar: 14 bin

Pasaport verilmeyenler: 388 bin

Faaliyetten men edilen dernek: 23 bin 700

Toplam 644 cezaevindeki hükümlü-tutuklu: 52 bin (1990'da kalanlar)

Açlık grevinde ölenler: 14

♦ ‘Çatışma’da öldürülenler: 90

Doğal ölüm raporu verilenler: 73

♦ 'İntihar' ettiği bildirilenler: 43

İşkence sonucu öldürülenler: 171

Açılan işkence soruşturma veya davası: 9 bin 962 (1982-1988 arası)

İşkence yaptıkları suçlamasıyla yargılanan güvenlik görevlisi: 544

Bölge dışına sürülenler: 7 bin 233

Cezaevlerindeki gazetecilerin aldığı ceza toplamı: 3 bin 315 yıl 3 ay

İstanbul gazetelerinin yayın yapamadığı gün sayısı: 300 gün

Gazetecilere istenilen hapis cezası: 4 bin yıl

Cezaevlerindeki gazeteciler: 31

Silahlı saldırıda öldürülen gazeteciler: 3

Yakılarak yok edilen gazete, dergi, kitap: 39 ton

Yasaklanan yayın sayısı: 927

Yasaklanan film sayısı: 927

Haklarında idam cezası istenenler: 7 bin

Ölüm cezası verilenler: 517

Askeri Yargıtay'ın onayladığı idam cezası: 124

Dosyası Meclis'te bulunan idam hükümlüsü: 259

İnfaz edilen idam cezası: 50

İnfaz edilen sol görüşlü idam mahkumu: 18

İnfaz edilen sağ görüşlü idam mahkumu: 8

1980 – 1985 yılları arasında...

♦ 22.912 kişiye 0-1 yıl ceza verildi

♦ 10.784 kişiye 1-5 yıl ceza verildi

♦ 6.186 kişiye 5-10 yıl ceza verildi

♦ 2.396 kişiye 10-20 yıl ceza verildi

♦ 939 kişiye 20 yılın üzerinde ceza verildi

♦ 630 kişiye müebbet hapis cezası verildi

♦ 420 kişiye ölüm cezası verildi

devamı yarın…

Bir Çağrımız Var
Az önce okuduğunuz haber, bağımsız bir medya organı tarafından size sunuldu.
Bağımsız gazetecilik; sermayeye karşı halkı, sömürüye karşı emeği, eşitsizliğe karşı adaleti, savaşlara karşı barışı, piyasacılığa karşı temel hakları, talana karşı doğayı, erkek şiddetine karşı kadınları, istismara karşı çocukları savunmanın olmazsa olmaz koşuludur.
Siz de gerçeğin sesini yükseltmek adına sorumluluk almak istiyorsanız, sadece birkaç dakikanızı ayırarak BirGün’e abone olabilir ve ‘#BirGünBenim’ diyebilirsiniz.
Şimdiden sonsuz teşekkürler…
BirGün bizim; hepimizin.
Tıklayınız