birgün

23° AÇIK

SİYASET 31.07.2020 04:00
author

Hukuk devletinden felaket devletine

Anayasamızın 2. Maddesinde Türkiye Cumhuriyeti “demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devleti” olarak tanımlanmaktadır. 18 yıldır devam eden AKP iktidarı dönemi boyunca, ülkemizin temel nitelikleri olan bu ilkelerin altının boşaltıldığına, devletin ve toplumsal yaşamın dinci-gerici-piyasacı ilkeler ışığında yeniden yapılandırıldığına hep birlikte tanıklık ettik.

18 yıl boyunca sistematik biçimde uygulanan politikalarla demokrasinin yerine tek adam yönetiminin, laikliğin yerine İslamcılığın, sosyal devlet anlayışı yerine tarikat-cemaat ilişkilerinin ve hukukun üstünlüğü yerine parti devleti anlayışının egemen olduğu bir ülke yaratıldı.

AKP, pandemi sürecini ve içinde bulunduğumuz yaz aylarını, inşa ettiği bu rejimi pekiştirmek için kullanıyor. Genelde yaz ayları insanların hayatın gündelik telaşından uzaklaştığı, siyasal gündemin etkinliğinin azaldığı, psikolojik ve fiziksel olarak dinlenerek-yenilenerek geçirdiğimiz dönemlerdir. Bu yıl bu rutinin dışına çıkılmışa benziyor. Ülke gündemi oldukça yoğun.

FELAKET REJİMİNİN YÜKSELİŞİ

Naomi Klein’ın “Şok Doktrini” kitabını pek çoğunuz okumuşsunuzdur. Kitapta, yaşanılan beklenmedik felaketler sonrasında şoka giren kitlelerin, daha önceleri asla rıza göstermeyecekleri politikalara nasıl boyun eğdikleri örnekleriyle anlatılır. Bugün dünya çapında egemen olan halk düşmanı neoliberal politikaların da bu felaketlerin ürünü olduğu dile getirilir.

AKP de yaşadığımız felaketleri kendi rejimini pekiştirmek için bir fırsata çevirmişe benziyor. Toplumun içinde bulunduğu atalet ve ne yapacağını bilememezlik duygusu, baskıcı rejimin kurumsallaşması için kullanılıyor.

Dün mecliste kabul edilen sosyal medya yasasından, Ayasofya kararına, Çoklu Baro yasasından belediyelere atanan kayyumlara kadar pek çok konudaki iştahlı saldırganlığı buna bağlamak mümkün.

Şunu artık hepimiz biliyoruz ki, partili cumhurbaşkanı belirli bir kesimi hedef alan bir siyasal adım atacağı zaman, toplumsal duyarlılığın yoğunlaştığı bir konu üzerinden bir gerekçe yaratıyor. Geçtiğimiz yıllarda “savaş halk sağlığı sorunudur” açıklamasını bahane ederek Türk Tabipleri Birliği’ni, geçen aylarda da Diyanet’i eleştirdiği için de Barolar Birliğini hedef alan açıklamalarda bulundu ve yasal düzenleme talimatı verdi.

Yandaş medyanın manipülasyonları ve sosyal medya kampanyaları eşliğinde hızla meclise getirilen “çoklu baro” ve “seçim sistemi değişikliklerini” içeren kanun teklifi, baroların tüm itirazlarına rağmen jet hızıyla kabul edilerek yasalaştı.

Cumhurbaşkanı aynı yöntemi sosyal medyayı baskı altına almak için de kullandı. Bu kez kullandığı gerekçe ise sosyal medyada kızını hedef alan çirkin mesajlardı.

Partili cumhurbaşkanı konuşmasında, birkaç sosyal medya uygulamasının ve dijital platformun adını verdi ama sosyal medya yasasının içeriğine baktığımızda Cumhurbaşkanı’nın kontrol altında tutmak istediği asıl şeyin, toplumun kendisi ve özelde genç kuşaklar olduğu gerçeğiyle karşı karşıyayız. Cumhurbaşkanının talimatı sonrasında yine bildik senaryo işleyerek, yasak tasarısı hızla yasalaştı.

Öncelikle şunun altını çizmeliyim ki kim olursa olsun, sosyal medya üzerinden yapılan kişisel saldırı, hakaret ve tehdidin kabul edilebilir bir yanı bulunmuyor. Mevcut yasalarımız zaten bu tip davranış içinde bulunan sosyal medya kullanıcılarını cezalandırıyor.

Öte yandan Cumhurbaşkanı’nın amacı kadınları hedef alan saldırıları engellemek olsaydı, kadına yönelik şiddet konusunda en ileri hukuki güvencelerden biri olan İstanbul Sözleşmesi’nin yürürlükten kaldırılması konusunu hiçbir biçimde gündeme getirmezdi.

Sosyal medyada gördüklerimiz, aslen toplumun yansımalarıdır. Bu nedenle konuya eğitim ve kültür yönüyle, bütünsel olarak yaklaşılmalıdır. Bugün tüm dünyanın gündeminde olan nefret söylemine karşı mücadelede ifade özgürlüğü kurban edilmemelidir.

HUTBEYLE DEĞİL HUKUKLA

Cumhurbaşkanı, kontrol altında tutamadığı, denetleyemediği hiçbir yer kalmasın istiyor. Devleti, devletin kurumlarını nasıl kontrol altında tutuyorsa, toplumu da öyle hizada tutmak istiyor. Bunu yaparken de başta din ve milliyetçilik olmak üzere pek çok hassas konuyu araç olarak kullanmaktan çekinmiyor.

Bu pervasız tutum, toplumumuzu bir arada tutan barış ve kardeşlik değerlerini, cumhuriyet ilkelerini ve hukuk kurallarını aşındırıyor. Ayasofya açılışında okunan hutbede olduğu gibi toplumun en hassas olduğu konularda bile büyük kırılmalara yol açıyor.

Siyasal iktidar, kendi rejimini dayatmak için, toplumu kutuplaştırmak, kutuplaşarak paralize edilmiş toplumu baskıyla kontrol altında tutmak istiyor. Ama bu halk, özellikle de bugünün gençleri buna izin vermeyecektir.

Bir Çağrımız Var
Az önce okuduğunuz haber, bağımsız bir medya organı tarafından size sunuldu.
Bağımsız gazetecilik; sermayeye karşı halkı, sömürüye karşı emeği, eşitsizliğe karşı adaleti, savaşlara karşı barışı, piyasacılığa karşı temel hakları, talana karşı doğayı, erkek şiddetine karşı kadınları, istismara karşı çocukları savunmanın olmazsa olmaz koşuludur.
Siz de gerçeğin sesini yükseltmek adına sorumluluk almak istiyorsanız, sadece birkaç dakikanızı ayırarak BirGün’e abone olabilir ve ‘#BirGünBenim’ diyebilirsiniz.
Şimdiden sonsuz teşekkürler…
BirGün bizim; hepimizin.
Tıklayınız