birgün

5° AÇIK

ARŞİV 03.03.2010 14:40
author

İhsan Doğramacı

İhsan Doğramacı 95 yaşında Ankara’da öldü. Çocuk doktoruydu. Üniversitelerde profesörlük, Rektörlük, Mütevelli Heyet Başkanlıkları

İhsan Doğramacı 95 yaşında Ankara’da öldü. Çocuk doktoruydu. Üniversitelerde profesörlük, Rektörlük, Mütevelli Heyet Başkanlıkları yaptı. İki üniversite kurdu. YÖK’ün ilk başkanı oldu. Doğramacı’yla doğrudan doğruya tanışmadım; ama, yollarımız birkaç kere kesişti. Ölümü sonrasında devlet erkânı, meslektaşları, medya tarafından övgüyle anılırken; ben de bu kesişmelerle ilgili anılarımı, bazı izlenimlerimi anlatmak istedim.
Doğramacı’yla ilk karşılaşmamız, Ankara, Hamamönü’ndeki küçük bir apartman dairesinde 1943 yılında gerçekleşti. Sekiz yaşındaydım ve çok hastaydım. Kendi başıma yürüyemeyecek kadar zayıflamıştım. Yatmakta olduğum odaya üç doktorun girdiğini çok iyi hatırlıyorum. İkisi, Ankara Numune Hastanesi’nin çocuk doktorları, Bahtiyar Demirağ ve o tarihte yirmi sekiz yaşında olan İhsan Doğramacı idi. Üçüncüsü ise, Ankara’nın ünlü çocuk doktoru Albert Eckstein idi. Nazi rejiminden kaçıp Türkiye’ye sığınan Almanlardan biri olan Eckstein, T.C. vatandaşı olmadığı için doğrudan hasta kabul edemiyordu; ancak Türk doktorlarla birlikte konsültasyon yapabiliyordu. Annemden, babamdan sonraları öğrendiğime göre, Demirağ ve Doğramacı önce benim için, “çok zayıf düşmüş; güçlenmesi için iyi besleyin; et yedirin” tavsiyesinde bulunmuşlar. İyileşmediğim için, bizimkiler Eckstein’i getirebilmişler. O paratifo teşhisini koymuş; “yumuşak, sulu şeyler dışında bir şey yedirmeyin, aksi halde bağırsakları delinir ve kaybedersiniz” tavsiyesiyle hayatımı kurtarmış.
• • •
Doğramacı’yla on yedi yıl sonra tekrar; ancak bu kez kendisiyle değil, Annenin Kitabı’nın yazarı olarak karşılaştım. Bir yıl önce üniversiteyi bitirmiştim. Bir yandan Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde iktisat doktora programını izliyor; bir yandan da avukatlık stajını sürdürüyordum. Oğlumuz Oluş, 1960 Ağustos’unda dünyaya geldi. “Ne yapmalı? Nasıl bakmalı?” sorularının yanıtlarını Doğramacı’nın kitabında aramaya başladık. Karı-koca İngilizce bildiğimiz için, bir süre sonra Benjamin Spock’un ‘Baby and Child Care’ adlı kitabını duyduk; elimize de geçirdik. “Hangisini uygulayalım?” diye yan yana koyunca, ikisinin de aynı yapıt olduğunu hayretle farkettik. Bu keşfimizi, o tarihlerde tanıdıklarımıza aktarmakla yetindik...
Yıllar sonra, 12 Eylül rejimi Doğramacı aracılığıyla üniversitelere el atmaya başladığında, ben bu eski keşfimizi sevgili dostum Uğur Mumcu’ya anlattığımı hatırlıyorum. Mumcu bu konuyu Cumhuriyet’teki köşesine, belki de benim katkımla taşıdı. Yıllar sonra Prof. Dr. Hasan Yazıcı bu “intihal” olgusunu kamuoyuna yeniden intikal ettirdi. Doğramacı, TÜBA tarafından kınandı; ardından Yazıcı aleyhine dava açtı. Altı yıl sonra Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, Doğramacı’yı haklı buldu. Türkiye hukuk tarihinin bir ayıbı olan bu karar, Prof. Yazıcı’yı, kırk yıl önce iki kitabı yan yana koyup okumuş olan Oluş’un annesini, babasını ve Benjamin Spock’un dul karısı Mary Morgan’ı tatmin etmedi. Türkçe kitabı çevirtip inceleyen Mary Morgan, Doğramacı’dan özür talep eden bir mektubu kamuoyuna taşıdı. Birkaç yıl sonra da TBMM’nin Onur ve Yüksek Hizmet Ödülü Prof. Doğramacı’ya verilecekti.
• • •
Kitabıyla tanışmamızdan üç yıl sonra, 1963’te, İhsan Doğramacı ile tekrar (bu kez yüz yüze) karşılaştık. Ankara Üniversitesi’ne rektör seçilmişti. Ben de, Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin ‘çiçeği burnunda’ asistanlarından biriydim. Şaşılacak bir davet mektubu aldım. Rektör Doğramacı, Ankara Üniversitesi’nin, asistan, doçent, profesör tüm akademik personelini alfabetik sırayla yemekli bir davete çağırıyordu. Soyadları A ve B ile başlayanlarla birlikte ilk gidenler arasındaydım. Kapıda bizi karşıladı; el sıkıştık tanıştık; dört başı mamur, galiba içkili bir yemek ikram edildi.
Akademik unvanlar arasında ayrım gözetmeyen bu ‘demokratik’ üslup ve giderleri Rektör’ün cebinden karşılanan bu davet, asistan arkadaşları elbette keyiflendirmişti. Çok varlıklı olduğu malûmdu. Yıllar sonra Cenevre’deydim. Doğramacı’nın (sanırım) Dünya Sağlık Örgütü’nün üst düzey yönetiminde bir adaylığı söz konusuydu. Leman Gölü’ndeki gemilerden birini tamamen kiralayıp, ilgililere çok zengin bir resepsiyon verdiğini öğrenmiştik.
Davetten kısa bir süre sonra, Ankara Üniversitesi yeni bir Tıp Fakültesi ‘yavruladı’. Doğramacı’nın daha önce Ankara Tıp Fakültesi’ne bağladığı Çocuk Hastanesi, birkaç bölüm eklenerek bu yeni (Hacettepe) Tıp Fakültesi’ne dönüşecekti. Bu Fakülte de, Doğramacı’nın Ankara Üniversitesi’ndeki Rektörlüğü son bulduktan iki yıl sonra, 1967’de, yeni bir üniversitenin, (kendisinin kurucu Rektör olacağı) Hacettepe Üniversitesi’nin nüvesini oluşturacaktı.
Doğramacı’nın ‘işbilir, iş bitirir’ meziyetleriyle ilk tanışmam, böylece, üniversite mensuplarının kalbine ve midesine hitap ederek başlattığı bir resepsiyonla ve onun uzantılarıyla oldu.
• • •
12 Eylül darbesinden bir yıl sonraydı. Darbenin üniversitelere nasıl yansıyacağı henüz anlaşılmamıştı. Seçtiğimiz dekanlar, rektörler, yönetim kurulları hâlâ görev başındaydılar. Bir gece Doğramacı’yı, taşra üniversitelerinden birkaç rektörle birlikte bir TV programında gördüm. Üniversite düzeninin değişmesi gerekliliğini; Batı üniversitelerinde uygulanmayan seçim sisteminin verdiği zararları; kökten bir değişikliğin zorunluluğunu otoriter, adeta ‘tam yetkili’ bir üslupla vurguluyordu.
(Tutuk hitabeti ve sürekli mütebessim görüntü veren yüz yapısı nedeniyle böylesine ‘dehşetengiz’ konuşmaları Doğramacı’ya yakıştırmak kolay olmazdı.)
Üniversiteleri karanlık bir geleceğin beklediği açık-seçik anlaşılıyordu. TV programına (başta Doğramacı) katılanlara ‘sizinle meslektaş olmaktan gurur duymuyoruz’ cümlesinden oluşan bir telgrafı Ankara’daki üniversitelerden 15-20 kişinin imzalarıyla yolladık. Cunta hızla YÖK Yasası’nı çıkardı. Doğramacı Başkan oldu. Telgrafa imza koyanlar, bir yıl sonra hemen hemen eksiksiz olarak (ve başkalarıyla birlikte) Ankara Sıkıyönetim Komutanı Recep Ergün’ün talimatı ve Doğramacı’nın Rektörü Tarık Somer’in imzasıyla üniversitedeki görevlerimizden uzaklaştırılacaktık.
• • •
Önemli bir kişiydi. Bir döneme ve üniversitelerin bugünkü haline damgasını vurdu. İleri yaşlarda, beklenirken gelse dahi, ölüm geride kalanlar için çok acıdır. Ailesine, yakınlarına, sevenlerine baş sağlığı dilerim.

Bir Çağrımız Var
Az önce okuduğunuz haber, bağımsız bir medya organı tarafından size sunuldu.
Bağımsız gazetecilik; sermayeye karşı halkı, sömürüye karşı emeği, eşitsizliğe karşı adaleti, savaşlara karşı barışı, piyasacılığa karşı temel hakları, talana karşı doğayı, erkek şiddetine karşı kadınları, istismara karşı çocukları savunmanın olmazsa olmaz koşuludur.
Siz de gerçeğin sesini yükseltmek adına sorumluluk almak istiyorsanız, sadece birkaç dakikanızı ayırarak BirGün’e abone olabilir ve ‘#BirGünBenim’ diyebilirsiniz.
Şimdiden sonsuz teşekkürler…
BirGün bizim; hepimizin.
Tıklayınız