İnsanlık suçlarında doğrudan infaz mı, ceza adaleti mi?
HÜSEYİN AYGÜN HÜSEYİN AYGÜN

Adolf Hitler, gizli bir sığınakta mahiyetindekilerle beraber intihar ettiğinde takvim yaprakları 30 Nisan 1945’i gösteriyordu. O gün Kızıl Ordu çok yakınlardaydı. Trump’a göre, Ebubekir el Bağdadi, 26 Ekim 2019 gecesi Amerikan uçakları tarafından bir köyde bombalandığı sırada intihar etmişti. Bu sonuca -bekleneceği gibi- Ortadoğu’dan ve tüm dünyadan gelen tepkiler olumluydu.

Pakistan’da 2011’de Bin Ladin’in öldürülüp denize gömülmesinden sonra, Bağdadi’nin de doğrudan askeri bir harekât sonunda ölümle cezalandırılması, çok eski bir tartışmayı canlandıracaktır. Bu, en vahim insanlık suçlarını gözünü kırpmadan işlemiş bireylere karşı adaletin nasıl işlemesi gerektiği konusudur.

Yargısız infaz fikri eskidir. Bazı korkunç suçları işleyen insanların yargılamaya layık olmadıkları, mahkemenin zaman ve para kaybı olduğu, onların hakkının enseye tek kurşun olduğu düşüncesi, insan toplumu içinde eskiden beri azımsanmayacak sayıda taraftara sahiptir. Ancak vahşetin kısıtlanması, savaş ve çatışmanın ve elbette cezalandırılmanın “insanileştirilmesi” de eski bir gelenektir. Yunan ordularının savaşta ölülerin gömülmesi için savaşa düzenli ara verdikleri günden beri (Truva savaşını hatırlayalım) bu böyledir.

Ceza adaleti veya mahkeme yoluyla cezalandırma, elbette her zaman ideal bir yol oluşturmamıştır. Mahkemelerce dağıtılan adalet, her zaman kurban yakınlarını ve adalet duygusunu tatmin etmez. Hele ceza hukukunun tüm dünyada devletlerce araçsallaştırıldığı düşünüldüğünde dertlere derman olamayabilir. Ancak bu yöntem Nürnberg’ten bu yana hâlâ en uygun yoldur.

Öte yandan ağır bazı suçlarla mücadelenin yöntemlerinden biri de “barış”, “hakikat”, “uzlaşma” iklimleridir. Bu yöntemde ise işlenen ağır suçlar, tarafların biraraya gelmesi, yüz yüze konuşması, “yeni bir sayfa açmaya” karar vererek “geçmişle yüzleşmesi/hesaplaşması” hallerinde, “uzlaşma” temelinde çözülür. IŞİD türünden -tarihte vahşet uygulamakta benzeri bulunmayan- bir örgütün Lazkiye’den Bağdat’a, Ankara’dan Brüksel’e dek işlediği insanlık suçlarının “uzlaşma” temelinde çözülmesi mümkün değildir. Bu tür bir uzlaşmaya, işlenen yaygın suçların niteliği gereği, hedef gruplar ve mağdurlar da onay veremez.

ABD ve Batı, IŞİD ve türevlerinin işledikleri -bir ucu kaçınılmaz olarak kendilerine uzanan- korkunç suçlar listesinin hallinde, ulusal ya da uluslararası herhangi bir mahkeme kurmayı reddetmekte, doğrudan infaz fikrini her fırsatta hayata geçirmektedirler. Yargısız infaz -söz konusu devletler arasında herhangi bir diplomatik anlaşma da bulunmadığı halde- yargı dışı, hızlı, etkili ve kesin bir çözüm olarak gözükse de, aslında ceza adaletini dıştalaması nedeniyle de büyük problemlere de kapıyı aralamaktadır. Ama Trump’ın “başkanlık krizi”nin çözümü ve siyasi kampanyasında elverişli bir araç olabilir.

“Hitler’in intiharı” nasıl Nazizim’in sonu olmadıysa, Ladin’in infazı, Bağdadi’nin “intiharı” da cihatçılık fikrini ortadan kaldırmayacaktır. Cihatçılık, kökleri emperyalizmin politikalarında, Ortadoğu’nun sömürü ve baskı rejimlerinde aranması gereken, bu çağın ana akım gerici ve karanlık “muhalif” ideolojisidir. Liderlerinin -mahkeme olmaksızın- infazı, bu ideolojiyi güçlendirebilir.