birgün

-1° PARÇALI BULUTLU

BİRGÜN PAZAR 05.12.2021 09:19

Kelebekler özgürdür

“Çocuklarımızın bu yozlaşmış zulüm rejiminde büyümelerine izin veremeyiz; bunun için her şeyimi fedaya hazırım, canımı bile.”*

Kelebekler özgürdür

L. Gülden Treske

Spotta yer alan sözleri söyleyen *Minerva Mirabal Dominik Cumhuriyeti’nde yaşıyordu ve ne yazık ki bu mücadelede canını verdi. 1960 yılında iktidar güçleri tarafından iki kız kardeşi ile birlikte dövülerek öldürüldüklerinde; Patria, Minerva ve Teresa kardeşler 36, 35 ve 25 yaşlarındaydı. Ve ne yazık ki “Yurtları, ülkeleri onları terk etmişti”. (...Ve Ülkem Beni Terk Etti/Ahmet Telli) O yıllarda Dominik Cumhuriyeti, önce darbe ile idareyi ele geçiren ve sonra halk oylaması ile Başkan seçilen Trujillo tarafından yönetiliyordu. 30 yıllık (1930-1961) dikta yönetiminde, kendisi gibi düşünmeyen herkesi terörist ve vatan haini ilan eden “El jefe/Şef”, “patron” lakaplı Trujillo, iktidara karşı Kelebek Hareketi içinde yer alan Mirabal kardeşleri ve eşlerini de terörist ilan etmiş, demeçlerinde hedef göstermişti. Defalarca tutuklanıp işkenceye maruz kalmışlardı. Minerva ve iki kız kardeşi 25 Kasım 1960 günü, hapishanedeki eşlerini ziyarette gittiler. Dönüş yolunda yolları kesildi, arabadan indirildiler ve dövülerek öldürüldüler. Tekrar arabaya konulup uçurumdan atıldılar. İktidar yandaşı yayın organları olayı trafik kazası olarak verdi. Ancak daha sonra olay tüm gerçeklerde olduğu gibi, ortaya çıkacaktı.


Kardeşlerin öldürüldüğü 25 Kasım günü; 1981 yılından beri Latin Amerika’da, 1999 yılından beri de Birleşmiş Milletler tarafından, Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü olarak belirlendi. Bu yıl da geçen yıl olduğu gibi Birleşmiş Milletler 25 Kasım ile 10 Aralık İnsan Hakları gününe kadar olan 15 günü “Kadınlar için daha aydınlık bir gelecek” sloganı ile kadına karşı şiddet hareketine dikkat çekecek “Turuncu aktiviteler” günleri olarak ilan etti.

Yersiz, Yurtsuz, Evsiz Kalmak:

25 Kasım akşamı Ankara ODTÜ Mezunlar Derneği Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Komisyonunun düzenlediği 14 günlük Turuncu Etkinlikler kapsamında turuncu maskelerimizi takarak Şirin Bahar Demirel’in Kadınlar Ülkesi (2019, Türkiye, 52’) belgeselini birlikte izledik ve tartıştık. Filmde eğitim amacı ile yurt dışında olan yönetmen ile iki Suriyeli kadının Florida Tampa’da yeni hayatlarına alışma, kendilerine ve ailelerine ‘ev’ yapma, ‘ev’de hissetme çaba ve sıkıntılarını görüyoruz. Film; ‘Ev’ ne anlama gelir, evi ev yapan nelerdir gibi soruların peşinden gidiyor. ‘Yer’leşmek, ‘yer’siz, ‘yurt’suz olmak. ‘Yabancılar’ arasında ‘yabancı’ olmak. Filmde Fatima eski evini, yurdunu çok özlüyor ama ‘iyiyiz” diyor, buralılar iyi davranıyor, çok azı kötü diyor. ‘Oralı’ olmadığını biliyor, istenmeyen misafir gibi hissetmek istemiyor. Çünkü ‘Ev’ edinince hemen yurt edinilmiyor ve başınızı soktuğunuz her çatı altı ‘ev’ olamıyor.

Dünyada iki çeşit yersiz yurtsuz var. Biri dünyanın herhangi bir yerinde, bir Hilton’da ya da başka bir otel zincirinde evinde gibi rahat eden, işine, parasına göre şehirden şehire, ülkeden ülkeye hareket kabiliyeti olan “küresel ölçekte hareketli” “ev” lerle pek de sıkı bağı olmayan ama tüm dünyayı evindeymiş gibi yaşayabilen bir “sınıf.”

Diğeri ise doğduğu, “kök saldığı alanda bile hareket etme, sahip olma hak ve kabiliyetini kaybetmiş”; savaş, terör, etnik, ekonomik ve politik şartlar, doğal afetler gibi çeşitli nedenlerle “ev” ini terk etmek zorunda kalmış, zorla terk ettirilmiş olanlar.

Bu ikinci grup; mülteci kamplarında, bazen Akdeniz’de bir botta, bazen buz gibi sularda ya da özel korumalı geçici yaşama alanlarında, tellerle çevrilmiş yeni hayatlarında çok zor fiziki şartlar altında yaşamakta. Şanslı olanlar da bir yerde yeni bir ‘çatı’ edinmiş ve bu çatı altını ‘ev’ haline getirme çabasında.

‘Göç’ün birçok değişik tanımları var. Nedenleri ve şartlarına bağlı olarak da çeşitlilik gösteriyor. Birleşmiş Milletlerin sayılarına göre de son yıllarda göç hareketlerinde kadınların sayısının hızla arttığı görülüyor. Kadın ve erkek göç hareketleri, göç davranışları ve karşılarına çıkacak durum ve olanaklar farklılık gösterir. Aynı şekilde erkek ve kadını farklı ayrımcılık, farklı tehlike ve istismarlar bekler. Mülteci sorunlarının ‘hak’ odaklı bir yaklaşımla ele alınması gerekmekle birlikte; mülteciler, kadın, çocuk veya LGBT gibi ana akım alanlarda sesi duymazdan gelinen gruplardan olunca, ayrımcılığa bir de toplumsal cinsiyet boyutu eklenmekte, özellikle de şiddet ve istismarla mücadele bazında daha da farklı ve hassas bir yaklaşım gerekmekte.

kelebekler-ozgurdur-951557-1.
Dominik’te iktidar güçleri tarafından dövülerek öldürülen
Mirabal Kardeşler (soldan sağa Minerva, Maria ve Patria).



Ne zaman bir çatı altı, gerçekten ev olur? Kopan kökler –her ne ise- yeniden beslenecek bir şeyler bularak canlanmaya başlar? Ne zaman ‘Öteki’ olduğunuzu unutup ‘kendiniz’ olursunuz? Güvende, ait olduğunuzu hissettiğiniz evinizde, sokağınızda korkmadan, ürkmeden, “bir güvercin tedirginliği duymadan” (H. Dink) yaşarsınız? Buna ayrımcılık, ırkçılık diyoruz değil mi? Oysa hiçbir ülke, hiçbir millet ve hiç kimse ırkçı olduğunu kabul etmez. Ama kabullenmeye hazır olalım; artık tanımlara da giren “yeni ırkçılık” ya da “ırksız ırkçılık” var. Hem de hepimizde, şöyle ya da böyle:

“…. günümüz ırkçılığı ideolojik olarak, Fransa dışında, özellikle de Anglosakson ülkelerde çoktan beridir gelişmiş olan bir «ırksız ırkçılık» çerçevesi içinde yer alır: Baskın temanın biyolojik soyaçekim değil, kültürel farklılıkların aşılamazlığı olduğu bir ırkçılık; ilk bakışta bazı grup ya da halkların diğerlerine üstünlüğünü değil, “sadece” sınırların kaldırılmasının sakıncasını, hayat tarzlarının ve geleneklerin bağdaşmazlığını savunan böyle bir ırkçılık, haklılıkla, farkçı-ırkçılık olarak adlandırılabilir” (Balibar, 2000: 30).

Yukarıya aldığım bölümün ilk satırındaki Fransa’nın yanına eklenmesi gereken, çok da yakından bildiğimiz adı lazım değil, birçok ülke sayabiliriz aslında. Yani hem sesli hem sessiz, ya da biyolojik kökene bağlı ırkçılık ve farklılığa/kültüre bağlı ırkçılığın bir arada olduğu ülkeler.

Göç ve beraberinde getirdiği hayat şartları ve yoksulluğun en çok kadın ve çocukları vurduğunu biliyoruz. Göçe zorunlu kalan kadınların çoğunluğunun ya aileleri tehlike altında ya da katledilmiş, kendileri de kötü muamele ve tecavüz tehdidi altında. Bu tehlikeler ne yazık ki bulundukları yerlerde de devam ediyor. Özellikle statüsü netleşmemiş olanlar, çalışamıyor ya da emek istismarına maruz kalıyor. Yoksulluk ve ayrımcılığın yanı sıra kadınlar ve kız çocuklar cinsel istismar ve kuma olarak alınma tehlikesi yaşıyor, fuhuşa zorlanabiliyor.

Dönecek bir eviniz olmadan yeni bir yurt edinmeye çalışmak, yeni bir dilde, yeni bir kültürde bir ‘ev’ yaratmak! Ne zaman yeniden ‘evinizde hissetmek’ duygusunu yaşayacağınızı bilmeden, sadece bedensel bütünlüğünüzü korumak uğruna girdiğiniz tüm çabalar!

Dünyada artan mülteci, sığınmacı hareketliliğinin yanı sıra; bir de etnik, dil, din, politik, savaş, terör, afet, işsizlik, ekonomik sorunlar olmasa bile doğduğu topraklarda, kendi evinde, baba evinde, koca evinde ‘kendini evinde hissedemeyenler ‘, evinde bile güvende olamayanlar var.

‘Ev’in, evinin kapısının, sokağının esas tehlike kaynağı olduğu durumlar!

Hep ‘Güvercin tedirginliğinde yaşayanlar’! Kadın olarak, cinsel tercih olarak, eskiden başörtülü kadınlardı, şimdi mini etekli, şortlu kadınlar, kiralık perdesiz boş evler gibi başını örtmeyen kadınlar, gece vakti (!) eve dönen kadınlar, erkeklerle konuşan kız çocuklar, okumak isteyen kızlar, yüksek makamlara aday kadınlar, yüksek sesle gülen kadınlar, hamile karnı ile sokağa çıkan kadınlar, tecavüz sonucu gebeliğini sonlandırmak isteyen kadınlar, şehvet uyandıran üvey evlatlar, üç çocuk doğurmayanlar, gözünün üstünde kaşı olan kadınlar!... Ve ‘ağır tahrik sonucu’, başka bir deyişle ‘iyi halli erkekler’ tarafından öldürülmeyi hak etmiş kadınlar. Saymakla bitmez! Erkek şiddetinin ve ayrımcı nefretin en çok sevdikleri... Hepimiz bir şekilde “yeni” ya da “eski ırkçı” olduğumuz için, politika kurucular ve medya bu dili kullandığı için, nefret söylemine varan söylemler sonunda “nefret edilen grupların en temel insan haklarına sahip olmak için değersiz görülmesi” tehlikesini taşır. Güvercin tedirginliğinde yaşayanlar, ‘ait’ olmadıklarını, kabul edilmediklerini bilirler. Evlerinde bile güvende olmazlar! Kendi yurtlarında sürgündürler.

Baumann’ın “yurtsama” dediği bir terim var, “uzakta iken evi yaşamak”. Buradaki “uzaklık” fiziki bir uzaklık da olabilir, evinizin aslında “eviniz” olmadığı anlamına da gelebilir. ‘Yurtsama’, bir nostalji ya da geçmişte yaşanmış bir eve dönük bir özlem değil. Yalnızca yurdun, evin yokluğu ile de ilgili değil, daha çok “bir yurt bulmanın imkânsızlığı” ile ilgili ikircikli bir endişe, kendine bir ‘yurt’, bir ‘ev’ bulma umudunu sürekli tutma çabası. Artık güvende ve korkmadan yaşamak istiyorum demek ve tam da şu anda olan ve geleceğe yönelik bir arzu:

“Kişinin kendisini yurdunda (evinde) hissetmesi, çevresindekileri tanıması ve buraya ait olması yönünde bir dürtü, bir arzu.”

‘Ev ve yurt’, kişinin tamamen kendisi olarak kabul gördüğü, değer verildiği, gerçek benliğini korkmadan yaşayabildiği bir yerdir. ‘Evimiz’ saksı saksı çiçeklerle, çoluk çocukla, duvardaki resimlerle ev olmaz. Yurdun da dökülen kan miktarı ile ilgili olmadığı gibi. ‘Ev ve yurt’ içindeki herkesin, korunduğu, kollandığı, güvende olduğu, kendi köklerini salabildiği, gelişip, boy verip serpilebildiği bir yerdir. Aksi ise şiddetin her türlü biçimidir.

Kadına yönelik şiddet her zaman tokatla, yumrukla değil, sessizce sinsice gelebilir ve daimidir, her yerdedir.

Ve ne yazık ki hiç fark etmeden “.... su gibi çukurunda kuruyabilir insan!”

Ve koca bir ulus su gibi kuruyabilir çukurunda...

1Shiva, V. & Mies, M. (2018) Ekofeminizm. İstanbul:Sinek Sekiz yay. (s.179)
2Doğanay,Ü. (2018) Ayrımcılık, Söylem ve Medya. Ayrımcılığın Yüzleri . Ankara: Şen Matbaa (s.22)
3Balibar’dan aktaran: Öztürk, F. E. (2019) Göçmen Kadınlara Yönelik Üretilen ‘Yeni Irkçılık’ Kavramının Medya Çerçevesinde İncelenmesi. Global Media Journal TR Edition, Bahar 2019 sayısı (s: 259)
4Baumann, Z. (2001) Parçalanmış Hayat. İstanbul: Ayrıntı Yay. (s.69)
5Furuğ Ferruhzad/Kurma Bebek şiirinden.