birgün

15° AÇIK

KÜLTÜR SANAT 18.10.2021 09:14

‘Konulu’ netameler

12 Eylül’ün kültürel etkileriyle ilgili bir çalışma için 1980’lerde yayımlanmış bazı dergilerin dijital versiyonlarını karıştırırken, Yeni Olgu adlı bir derginin 4. sayısında (Nisan 1984) ilginç bir röportaj-yazıyla karşılaştım. “Sinemada Cinsellik” başlıklı bu yazıda, erotik film gösteren bir sinemaya giden iki yazar, önce sinema salonundaki atmosferi, seyircilerin durumunu, filme sonradan yerleştirilen pornografik ‘parça’nın seyircide yarattığı cinsel azgınlık halini anlatıyor, ardından salondan çıkan birkaç gençle kısa bir röportaj yapıyorlar. Yazım yanlışlarına dokunmadan aktarıyorum:

“- Sıksık bu tür filmlere gider misiniz?

Yahya(18 yaşında, matbaa işçisi)-Hemen hemen bu filmleri kaçırmam. Çünkü ayda bir ‘parça’ değiştiriyorlar.

- Bu tür filmlere neden gidiyorsunuz?

Şeref(18 yaşında, berber)-Türkiye’de seks sorunu daha çözülmediğinden oralardan tatmin oluyoruz.

Recep(19 yaşında, Fabrika işçisi)-Kendimizi tatmin ediyoruz, zengin evladı değiliz ki başka türlü yolumuzu bulalım.

Yahya-Hem tatmin oluyoruz. Hem de cinsel bilgilerimizi arttırıyoruz.

Hamza(17 yaşında, torna işçisi)-Oyle olur mu be?

Yahya-Tabi. Görmediklerimizi, bilmediklerimizi oradan öğrenmiyor muyuz?

- Peki, bu filmlerin zararlı yönleri yok mu size göre?

Recep- Var tabi.

Yahya-Aslında yararı var abi. Çünkü ben sinemaya 150 lira veriyorsam ‘aşağıya’ 1500 lira veriyorum. Maddi açıdan büyük bir kardayım. Niye boşuna para verelim ki ‘aşağıya?’ Filmde aynı şeyleri görebiliyoruz. İnsanın sinirlerini yatıştırıyor. İnsan haftada bir böyle şeyler yapmazsa rahatlamaz.

- Filmden çıktıktan sonra neler hissediyorsunuz?

Şeref-Çıktıktan sonra sokakta gördüğüm genç ve taze kızların peşlerinden gitmek, onlarla cinsel ilişkide bulunmak istiyorum. Yani filimde gördüklerimizi uygulamak istiyoruz.

Hamza-Şerefe katılıyorum.

Yahya-Tuhaf şeyler oluyor bana. Yaz işte kafana göre.” (“Sinemada Cinsellik”, Hayrettin Aydın-Levent S. Kuruca, Yeni Olgu, Nisan 1984, Sayı: 4, S.6)

Bu röportajın anahtar cümlesi, filmlerin yarattığı hislerle ilgili soruya verilen yanıtta gizli.

Filmlerin seyircinin tavır ve hareketleri üzerindeki etkisi, özellikle şiddetin estetize edilip yüceltilerek sunulduğu filmleri tartışırken sıklıkla değinilen bir konudur. Bir taraf, ‘bakma’ ve ‘görme’ edimlerinin ‘taklit etme’yle birlikte insanın öğrenme mekanizmaları üzerindeki etkisini anımsatarak, bireysel ve toplumsal şiddetin tırmanışında bu filmlerin çeşitli derecelerde etkisi olduğunu söyler. Diğer tarafın tezi, hiç kimsenin bir film ya da dizide ‘iyi karakter’ dururken ‘kötü karakter’le özdeşleşmeyeceği, iyi davranış dururken kötü davranışı benimsemeyeceği, bunun seyirciyi aptal yerine koymak ve küçümsemek olduğu düşüncesine dayanır.

Tabii ki bir seyircinin izlediği anlatıdan olumlu ya da olumsuz etkilenmesini sağlayacak, başta aile ortamı ve eğitim olmak üzere çok sayıda unsur var. Ama eğer mesele “iyiyle özdeşleşmek-kötüye ‘tü kaka’ demek” kadar basite indirgenecekse, şu son 20 yılın politik ortamında ikinci tarafın tezi daha tartışma başlamadan çöker. Susurluk Kazası’nın ardından dönemin başbakanı Çiller uluslararası bir terörist ve kaçakçıyı övmek için “Devlet uğruna kurşun atan da kurşun yiyen de bizim için şereflidir" dedikten sonra, daha net bir tarih isterseniz AKP iktidara geldikten sonra yapılan film ve dizilere bakın; ‘iyi karakterler’in ‘kötü karakterler’den daha fazla silah kullandığını, daha sadistik yöntemlerle, daha büyük bir hınçla ve daha çok can aldığını görürsünüz. Bu yüzden 2000-2010 arasında Türkiye’nin erkek ergenleri arasında pek çok kötü olay yaşandı -Mart 2005’te 16 yaşında bir çocuk, arkadaşını bıçakla öldürüşünü anlatırken şunları söylemişti: “Ben Polat Alemdar olacağım. Bıçağı iki kere salladım, üçüncüde öldürdüm.”

Şeref, Hamza ve Yahya tecavüzcü olmamışlardır belki, ama biraz da gazetecilerle konuşmanın verdiği bir cüretkarlıkla ettikleri laflar hiç de küçümsenecek gibi değil. Tabii bu düşünsel çarpıklığı, bir fallus tapıncı şeklinde gelişen bu erkek-egemen düşünce yapısını kırmanın yolu pornografi ya da şiddet içerikli anlatıları yasaklamakta değil, tam tersi, yaş sınırlarına uygun biçimde olabildiğince görünür kılmak ve her şeyi tartışabilmekten geçiyor.