Korku
L. DOĞAN TILIÇ L. DOĞAN TILIÇ

Memleket “korkutucular”dan geçilmiyor. Tepeden tırnağa korkutucu dolu. Onlardan biri, kapısına ‘X’ işareti ve “DEFOL” yazmış bir Alevi vatandaşın.

Benim neslimin belleklerinde canlıdır; Maraş, Sivas, Çorum olayları, Madımak… Katliamlar… Her birimizin, özellikle de Alevi yurttaşların, bilincine kazınmıştır, nesiller geçse silinmez.

Korkuyu çok dolaştırdılar memleketin sokaklarında. Kah pusu oldu korku, kah kahpe kurşun, kah mahkeme, hapishane…

Kim ağzını açıp bir şey söylese şimdi, ana muhalefet liderinin Meclis’te söylediklerinden tutun da sıradan bir vatandaşın sosyal medyada paylaştığı iki satırlık mesaja kadar, savcılar derhal harekete geçiyor.

X” işaretlerinin, çarpıların, duvara kırmızı boya ile çiziktirilen “DEFOL”ların korkutuculuğu kalmadı artık. Amerikalı filozof, şair Emerson; dünyada korkudan daha fazla insanı yok eden bir başka şey yoktur, diyordu. O da bir yere kadar ama!

Korkmayı öğreniyoruz… Bütün bir sistem korkmayı öğrenmemiz, bizi korkaklar olarak eğitmek için elinden geleni ardına koymuyor. Ancak, bunca yaşanmışlıktan sonra; Maraş’ın, Sivas’ın, Çorum’un çarpı konulan evlerinden hatta, oralarda vahşetin durdurulabildiği yerlerden, cesareti de öğrendik.

Ankara’da, TAKSAV’ın çabalarıyla 24’üncüsüne ulaşan Uluslararası Tiyatro Festivali’nin açılışında, “Tiyatro cesarettir” demiştim. Daha 9-10 yaşlarımızdayken, bir ilkokul öğretmeni maaşıyla, mutlaka becerip başararak, yaşadığımız kasabadan başkente taşırdı bizi babam. O sezon sahnelenen ne kadar oyun varsa izleyip dönerdik; tiyatro sahnelerinden aktarılan cesareti de yanımızda taşıyarak.

12 Mart koşullarıydı. 1971. 11’inde bir çocuk olarak izlemiştim Saloz’un Mavalı’nı. Tiyatro salonlarının basılabileceği, herkesin alınıp götürülebileceği günlerdi. Yine de tıka basa dolu olurdu salonlar. Saloz’dan, mavalından, neyi ne kadar anladım bilmiyorum, ama diktatörlerin de yıkılabileceğini, onları ayakta tutanın korku olduğunu, korkuyu yendiğimizde onları da yeneceğimizi öğrenerek çıkmıştım oyundan.

Bu arada, son üç günü tiyatro festivalinin, uzaklardan bile gelip zaten oyun izleyenlerden biri değilseniz eğer, fırsatı kaçırmayın; http://www.ankaratiyatrofestivali.org/ adresinden programa bakıp, gidin bir oyun izleyin.

Korkuyu da nasıl yenileceğini de gerçek hayattan süzüp bize anlatan en etkili sanat dalıdır tiyatro. Taassubun da zulmün de korkudan beslendiğini öğretir. Öğrenmenin ve bilgeliğin korkuyu yendiğini öğretir. Çok gözü kara biri olmanın gerekmediğini, biraz merak sahibi olmanın bile korkuyu alt edebileceğini gösterir.

Korku cehaletin uzamış gölgesidir” diye bir şey okumuştum bir yerlerde. Merak edip öğrendikçe o gölge de kısalır, yok olur.

Sanatçıların, tiyatro sahnelerinde izlediğimiz oyuncuların, oyunları yazan yazarların da korkuları vardır mutlaka. Mandela söylemişti; “Cesaretin korkusuzluk olmadığını, fakat korkuyu yenmek olduğunu öğrendim” diye.

12 Mart karanlığında sahneye çıkıp Saloz’un Mavalı’nı anlatan oyuncular, korkusuz değillerdi her halde, polis gelecek mi diye ara sıra arkaya dönüp bakanların da olduğu bir salona oynarken. Ancak, korkularını kendilerine saklamış olmalılar, izleyiciyle paylaştıkları sadece cesaretti!

Alevisi Sünnisi, Türkü Kürdü, kadını erkeği, yaşlısı genci; bilcümle vatandaşları bu memleketin daha iyi bir hayatı hak ediyoruz. İşin, aşın, barışın ve özgürlüğün hakkımız olduğunu biliyoruz. Peki, yaşayabiliyor muyuz?

Hani Nazım sorar ya; “Tavşan korktuğu için mi kaçar, kaçtığı için mi korkar?” diye; korkunun önümüze açtığı iki yol vardır hep; ya her şeyi bırakıp kaçmak ya da her şeyi göğüsleyip kazanmak!