Yaratıcı yalnızlık
BÜLENT USTA BÜLENT USTA

Yabancı dizi ve filmlerde doğaüstü güçlere sahip kahramanların hikâyeleri, bir noktaya kadar keyifli olabiliyordu ama sayıları başarısız örneklerle öyle çok arttı ki... Örümcek Adam ya da Batman gibi karakterlerin erdemli duruşlarından uzakta çoğu. Bu kadar çok tümgüçlülük yanılsamasını kışkırtan ürünün ortalıkta olmasının bir anlamı olmalı. Sitüasyonistlerin yaptığı bir tespitti, tüketim toplumunun, sosyo-ekonomik koşullar gereği, insanı izole, hatta tecrit koşullarına ittiği... Tecrit koşulları, insanların tümgüçlülük yanılsamasına kapılmalarını kolaylaştırdı. Doğaüstü güçlere ve sınırsızlığa sahip olma fantezisi güçlendikçe, tecrit edilmiş insanın kırılganlığı da arttı, artıyor.

Tecrit, yalnızlığın olumsuz ve yıkıcı hali... Yalnızlıkta diğer insanlara ve nesnelere açık olma hali vardır, söylenecek ve paylaşılacak şeyler ertelenmiştir yalnızca. Tecritte ise kendi içine kapanma, dünyadan ve dünyadaki aşkınlıktan elini ayağını çekme ortaya çıkar. Tecritte, kayıtsızlıkla her tür diyalog reddedilir, umut ve umutsuzlukla birlikte bütün erdemler terk edilmiştir. Kişinin böylesi bir içsel boşluğa tahammül edebilmesinin tek yolu, fantezi dünyasına çekilerek kimseye ihtiyaç duymayacağı tümgüçlülük yanılsamasını sürdürmeye çalışmak. Ama gerçeklik, maalesef acımasız. Kimsenin doğaüstü güçleri yok. Büyümek, Ingeborg Bachmann’ın ‘Malina’ adlı romanında bahsettiği gibi ‘gündelik cinayetler’le gerçekleşir; acı vericidir, kafamızdaki dünyayla dışarıdaki dünyanın uyuşmaması. Gündelik hayatın birçok küçük ayrıntısı, arzuladığımız itibara, güce ve sevgiye öyle kolay ulaşamayacağımızı göstererek, kendimize ilişkin gerçekçi bir kavrayış kazanmamıza yardımcı olur. Eğer o gerçekçi kavrayışı kazanamazsak, kendimizi ya değersiz hisseder ya da gerçekliği reddedip fantezilere sığınarak başkalarından üstün olduğumuz yanılsamasına kapılabiliriz.

Yanılsamaya sığınma, sadece kişinin tercihiyle oluşmaz. Zihin dediğimiz şeyin oluşumu bile, gerçekte bir yoksunlukla ortaya çıkar. Winnicott’a göre zihin, bebeklikte, bakımımızı üstlenen çevre hissedilir ölçüde güvenilmez olduğunda, bu durumla başa çıkmak ya da telafi etmek için yaratılan bir benlik parçasıdır. Adam Phillips’in de altını çizdiği gibi, “dünya yeterince iyi olmadığında” onun yerine zihnimizi geçiririz. Zihin, öfkeli bir bürokrat, hatta bir diktatör gibi duruma el koyarak idareyi ele alır. Sağlıklı durumlarda zihin, bedeni ve beden nesnelerini dinleyerek işbirliği yaparken, sağlıksız koşullarda bir tür askeri ihtilal mantığında kendi arzusuna göre gerçekliği çarpıtır. Tecrit koşullarında yaşayan günümüz insanı için, zihin bir diktatör gibi çalışarak gerçekliğe alternatif bir dünya yaratma eğiliminde. Ama her diktatörlük gibi çökmeye mahkûm. Dengeler değişip zihnin kurduğu diktatörlük çöktüğünde, kendi özgüçlerine yabancılaşmış kişiyi, atalet, değersizlik, terk edilmişlik, çaresizlik, yalnızlık, utanç ve suçluluk duyguları bekler.

Evet, dünya yeterince iyi değil, hayal kırıklıklarına tahammül etmek artık daha zor, ama çare zihnin diktatörlüğü aracılığıyla gerçeklikten uzaklaşmak değil. Borgna’nın ‘Ruhun Yalnızlığı’ adlı kitabında bahsettiği gibi, en zor durumlarda bile gerçeklikten kopmadan zorluklara dayanmamıza yardımcı olacak, hatta gerçekliği dönüştürmeye hizmet edecek yaratıcı yalnızlığa sığınabiliriz. Borgna, özellikle, en acımasız, insan haysiyetinin ayaklar altına alındığı zamanlarda, insanın kendi içindeki yalnızlığın narin salını inşa edebilmesinin öneminden bahsediyordu; yaratıcı yalnızlığın kararmasına izin vermeyecek hayal gücüne ait meşalenin yanmaya devam etmesi, insanı geleceğe taşıyacak en önemli güç olsa gerek...