Bir kuşak laikliğin değerini bu iktidar yüzünden öğrendi
GÜVEN GÜRKAN ÖZTAN GÜVEN GÜRKAN ÖZTAN

Tek adam rejiminin İslamcı karakterini gündemde tutmaya çalışan bir tek solcular kaldı. Bakmayın yıllarca “Türkiye laiktir laik kalacak” diyen meşhur politikacılara, onların bir kısmı şimdilerde Saray sofrasına terfi etti, bir kısmı ise rejime örtülü destek vermek için fırsat kolluyor; tıpkı iktidarın Libya ile askeri anlaşma yapmasını alkışlayan Baykal ya da Perinçek örneğinde olduğu gibi.

Kamu hayatı artık alenen dine göre tanzim ediliyor. Bürokratlar işi gücü bırakmış nasıl yaparım da iktidarın gözüne girerim diyerek, İslami göndermelerle dolu genelgeler yayımlıyor. Çoktandır kamu çalışanlarının işyerlerinde “mahalle baskısı” altında mesai yapması yetmezmiş gibi bir de Bakanlıklar marifetiyle çalışma yaşamı İslamcı tahakküme tabi tutuluyor, tarikatlar devlet dairelerinde cirit atıyor.

Daha geçenlerde İstanbul İl Sağlık Müdürlüğü, sağlık çalışanlarının gerektiğinde kıyafetlerini “edebe, adaba ve inanca uygun” bir biçimde uyarlamasını emreden bir yazı gönderdi. Maksadın, gerekçe olarak gösterilen “mesleğin saygınlığını korumak” ile zerre kadar ilgisi olmadığını fark etmek için âlim olmaya ihtiyaç yok. Böylesine bir yazı, anayasasında laik olduğu yazılan bir devlette kaleme alınamaz. Ancak mesele kıyafetle de sınırlı değil.

Hükümet sağlık hizmetlerini uluslararası standartlara göre değil, İslamcı ideolojiye göre planlıyor. Sağlık Bakanlığı’nda kimi tarikatların birim oluşturmaktan atamalara kadar her konuda devrede olduğu, kendi özel hastanelerini kurmanın yanı sıra kamu hastanelerine el attığını, haremlik–selamlık hasta odaları dahi yapıldığını sağır sultan bile duydu. Sağlık Bakanlığı ile Diyanet İşleri arasında yapılan protokoller sonucunda “dini ve manevi destek” adı altında birileri kamu hastanelerini mesken tuttu.

Okullarda durum hastanelerden bin beter. Seçmeli din derslerine ilgi az olunca birçok okulda bu derslere yönlendirme işini bizzat tarikatların kurduğu dernek ve vakıflar yapıyor. İdareciler kendi başlarına bir şey gelir korkusuyla ne idüğü belirsiz kimselere velilere ulaşabilme ve propaganda yapma zemini sağlıyor. Anaokullarında hurafelerle kafası doldurulan çocuklar karşı cinsten korkar hale geliyor. İlçe müftülüklerinin talebiyle Milli Eğitim Bakanlığı, Diyanet’in dergilerine okullarda abone kampanyası düzenliyor. Hâlbuki aynı Bakanlık çocuklara yönelik bilimsel eğitim talebinde bulunan kim varsa kapıyı yüzüne kapatıyor.

İslamcı kuşatma yalnızca kamu hizmetleriyle de sınırlı değil. Bakanlıklar ve Müftülükler gündelik yaşamı İslam’a göre düzenlemek için seferber olmuş durumda. Eskişehir’de İl Müftüsü, geleneğin icadına girişmiş, pazartesileri esnafı toplu dua merasimine davet ediyor. Bugün yarın başka müftüler de çıkar, neyin satılıp neyin satılamayacağına dair fetva verir.

Diyebilirsiniz ki Diyanet zaten rejimin geniş bütçe ve manevra alanı tanıdığı en gözde kurumu, üstelik müktesebatı da sayılan işleri yapmaya uygun. Ancak ülkenin tüm resmi, yarı resmi kurumları çoktandır Diyanet misyonuyla faaliyette bulunur hale geldi. İslamcı derneklere kol kanat gerenler her geçen gün artıyor. Geçenlerde SADAT’ın kurucusu Tanrıverdi’nin yönetim kurulu başkanı olduğu ASSAM, 3. Uluslararası İslam Birliği Kongresi’ni topladı. 20. Yüzyılın başında Arabistan çöllerinde miadını dolduran Panislamizmi diriltmek isteyen dernek alenen ümmetçilik ve şeriat propagandası yaptı, hilafeti geri çağırdı. Kongrenin destekçisi olan kurumlar listesi ise epey şaşırtıcıydı. Zira listede Akit ve AKP’li belediyelerin yanı sıra THY, ASELSAN, HAVELSAN gibi kurumlar da vardı.

Yıllarca orduyu “İslam düşmanı” olarak betimleyenler ile ordunun bünyesinde oluşturulan şirketleri bir araya getiren basit bir tesadüf falan değil aksine tek adam rejiminin İslamcı yüzü. Tanrıverdi’nin askeri yargı dahil orduda ne istediysek oldu mealindeki sözleri İslamcılığın kurumları nasıl dizayn ettiğini ortaya koyuyor. Adı konmamış bir İslami rejime doğru sürüklenirken Meclis’teki muhalefet laiklik konusunda sürekli patinaj yapıyor.

Erdoğan’ın evlilik üzerine söyledikleri, üstüne Diyanet İşleri Başkanı’nın ikiden daha fazla çocuk “telkin” etmesi öyle gülüp geçilecek sıradan açıklamalar değil. Kamu hayatının ve kamu kurumlarının İslamcılaştırılması süreciyle özel hayata doğrudan müdahale anlamına gelen bu sözler aslında bir bütün.

İşsizlik, geçim sorunu, kültürel değişim bunların hepsini Erdoğan da Diyanet de biliyor ama bilmeleri kendi zihinlerindeki toplum modelini dayatmalarına mani olmuyor. Öte yandan 1990’larda, 2000’lerde doğan bir kuşağa “babalık” yapmaya soyunmak gençlerin bünyesinde alerjik tepkiler yaratıyor. Bir kuşak böyle böyle laikliğin değerini anlıyor. Şimdi mesele bunu politik bir dile tahvil etmek, özgür bir gelecek vaadini örgütleyebilmek…