birgün

17° PARÇALI AZ BULUTLU

ARŞİV 30.08.2010 14:54

Cemaat vesayeti ve Kürtlerin özerkliği

Türkiye’nin şekillenmesinde halihazırda iki faktör öne çıkıyor: Cemaat vesayeti ve Kürtlerin özerkliği... Gündemde Hanefi

Türkiye’nin şekillenmesinde halihazırda iki faktör öne çıkıyor: Cemaat vesayeti ve Kürtlerin özerkliği...
Gündemde Hanefi Avcı’nın kitabı ile “Özerk Kürdistan” önerisi ilginç şekilde denk düştü. İronik bir şey, Kürtler özerkliklerini dile getirirken, daha önceleri kendi özerk yapısıyla ele alınan cemaatin giderek merkeze oturmasına, her alanda vesayete talip olmasına dikkat çekildi.
Cemaat bugüne dek devletten ve hatta siyasi partilerden özerk olmaya çalışır, kendisine böyle güç toplardı. “The Cemaat” niteliği belirginleştikçe önemi arttı ve müesses nizamda kontenjandan yer bulmuş oldu… Hattizatında Gülen cemaati ABD’nin içsel bir olgu olmasının aparatlarından birisi, öteki de malum NATO ordusu… Küreselleşen sermaye koşullarında burjuva sınıfı bu olgulardan epey nemalanıyor.
Hanefi Avcı’nın kitabı hakkında BirGün’de yeterince yazıldı. Yani ötesine pek gerek yok. Ama cemaatseverlerin şu argümanlarına gülmeden geçemeyeceğim: “Ne olmuş ki” diyorlar, “Fethullahçılık suç mu, mesela bir polis, bir hakim, savcı filan Fethullahçı olamaz mı?” Bre densizler! Peki Alevilik suç muydu ki, “yok Aleviler HSKY’yi ele geçirdiler, şöyle yaptılar böyle yaptılar” diye vaveyla kopardınız! Kendilerine zaten “hareket” adını da veren, “hareket olarak örgütlenen” Fethullahçılık ise bir “örgüt” mensubu olarak kendi hiyerarşisi içinde siyasi faaliyet göstermek değil mi? Evet öyle! Yasaları filan bir kenara bırakıp kendi örgüt hedefleri doğrultusunda mevzi kazanmak değil mi? Evet öyle! Öyleyse? Behey şaşkınlar! Sizin mantığınızla Ergenekoncular da pekâlâ bir “inanç” (ulusalcılığa olan inanç!) örgütlenmesi sayılamaz mı?
Öte yandan The Cemaat’in artık özerk kalmaktan vazgeçip devletleşmeye çalışması ne kadar hayırsız bir gelişmeyse, Kürt siyasetçilerinin dile getirdikleri özerklik gerçekten de hayırlı bir öneridir. Bakmayın siz hem ulusalcıların hem AKP’lilerin “Bunlar önce özerklik istiyor, ardından bağımsızlık ilan edecek” diye konuyu öcüleştirmelerine… Gerçi hayatta “olmaz olmaz” ama, böyle bir gidişat en düşük olasılıktır ve hatta fiili bölünmelerin önüne geçebilecek en demokratik çaredir.
Önce haybeye konuşmaktan vazgeçip şunları unutmamak lazım: Özerklik şu coğrafyada hiç de yeni bir tarz değil. Osmanlı döneminde “Kürdistan” vardı! Peki nasıldı bu? Bizim kuşağın öğrenciliğinde tarih dersinde, mesela Emin Oktay’ın lise tarih kitaplarında şu bilgi dahi verilirdi: Efendim, has, zeamet, tımar sisteminin geçerli olduğu bölgeler dışında bir de Ekrat Beylikleri vardır ki bunlar özerk bir yapıya sahiptirler. “Ekrat” ne demek? “Kürt” kelimesinin çoğulu, yani “Kürtler” demek… Sonra Osmanlı’da modernleşme sürecindeki idari merkezileşme neticesinde Kürt sancaklarının özerklikleri ellerinden alındı, ardından da haliyle ilk Kürt isyanları patlak verdi. Sonra Kurtuluş Savaşında, Lazistan ve Kürdistan’dan milletvekillerinin de seçildiği Meclis, yerel yönetim bakımından temel ilkesi özerklik olan, vilayet şuralarının adeta küçük birer BMM gibi tanımlandığı 1921 Anayasası’nı benimsemişti. Sonra? Bütün bunlar Kürtler açısından bir kenara bırakıldı ama son yıllarda sermayenin yeni ihtiyaçları nedeniyle farklı (aslında çok da farklı değil) biçimlerde hem CHP hem AKP tarafından yeniden gündeme getirildi.
CHP programında vergilerin yanı sıra eğitim de dahil birçok hizmetin bile yerellere devri yer alıyor… Ve şöyle yazıyor: “Yerel yönetimlere özerklik sağlayacağız. Belediyeleri vesayetten kurtaracağız. Yerel yönetimleri özerk, güçlü, demokratik kurumlara dönüştüreceğiz.”
Ayrıca AKP’nin önünde de AB bünyesinde imzalanan AYÖŞ (Avrupa Yerel Yönetim Özerklik Şartı) var. Bazı maddelerine çekince konulmakla birlikte bu şartname imzalanmış durumda. Çekince konulan maddelerin Meclis’e bile götürülmeden Bakanlar Kurulu kararıyla derhal kaldırılması mümkün. Yani canı istese AKP hükümetinin önünde hiç engel yok. Yine AKP hükümetinin geçen dönem Meclis gündemine getirdiği “Kamu Yönetimi Reformu Tasarısı” zaten bu doğrultuda bir muhteva taşıyor.
Amma ve lakin benzer düşünceleri BDP tekrarlayınca hemen “bölücü” yaftasını yiyor, hem de AKP tarafından. Bakın işte Koşaner “özerklik” aleyhinde konuştu, ardından Başbakan “çok güzel bir konuşmaydı” diye destek verdi. Ama Kılıçdaroğlu sınırlı genel af önerisi getirince ona destek vermedi.
Kürt siyasetçilerin tartışmaya açtıkları özerklik projesi tam olarak olgunlaşmış değil. Daha söze yeni girmişlerken “Kürt bayrağı” istiyorlar diye hemen üzerlerine gidildi. (Gerçi Öcalan “Bayrak meselesine takılmamak” lazım dedi ama, şu memleketin en çok tartıştığı konulardan birisi Melih Gökçek’in yerel yönetim bayrağı değil miydi! Her yerel yönetimin kendi amblemini taşıyan bayrağı zaten yok mu?) Önerilerde birçok müphem nokta bulunuyor elbette. Bir yandan özerkliğin etnik esasa dayalı olmayacağı söyleniyor… Çok güzel! Ama öte yandan mesela Öcalan, Kürtlerin esnaf örgütleri, spor kulüpleri dahil her alanda kendi ayrı örgütlerinden dem vurabiliyor.
Özerklik konusu aslında sol hareketin varlık nedenlerinden birisi ve Kürt siyasetçilerin önerilerinden önce de gündemdeydi. Şimdi dikkat edilmesi gereken literatürde Bundçuluk adıyla bilinen, yani her alanda ayrı örgütlenme diye Kürt ve Türk emekçileri birbirinden izole edecek tarzlara yönelmemek. Ayrıca özerklik çözümünün sadece yerel yönetimlerin “şirketleşmesi” modeliyle ya da  Kürt burjuvazisinin Erbil toplantılarında hevesle dile getirdiği “Benelüks” modeliyle sınırlanmaması…
Söylediklerimin yadırganmayacağını sanıyorum. Çünkü öyle bir noktaya gelindi ki devletin polis şefi bile bu konuda makul olanı düşünebiliyor. Hanefi Avcı bir yandan cemaatin vesayetini teşhir ederken öte yandan özerkliği savunan Öcalan ve PKK’nin muhatap alınmasını talep etmiyor muydu?

Bir Çağrımız Var
Az önce okuduğunuz haber, bağımsız bir medya organı tarafından size sunuldu.
Bağımsız gazetecilik; sermayeye karşı halkı, sömürüye karşı emeği, eşitsizliğe karşı adaleti, savaşlara karşı barışı, piyasacılığa karşı temel hakları, talana karşı doğayı, erkek şiddetine karşı kadınları, istismara karşı çocukları savunmanın olmazsa olmaz koşuludur.
Siz de gerçeğin sesini yükseltmek adına sorumluluk almak istiyorsanız, sadece birkaç dakikanızı ayırarak BirGün’e abone olabilir ve ‘#BirGünBenim’ diyebilirsiniz.
Şimdiden sonsuz teşekkürler…
BirGün bizim; hepimizin.
Tıklayınız