Kahramanlar ve kahırmanlar
MELİH PEKDEMİR MELİH PEKDEMİR

Bugünlerde ‘Kahraman’ diye yazılıyor ‘Kahramen’ diye okunuyor, tıpkı Superman yazılıp Süpermen diye okunması gibi…

Ama önce özetler:

İmamoğlu’nun kampanyasını yürüten Necati Özkan seçim sürecini anlattığı “Kahramanın Yolculuğu” diye bir kitap yazdı. Bu da CHP içinde bir gerilim yarattı. İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu haklı olarak Özkan’ın “kendisini kahramanlaştırmaya çalıştığını” söyledi. Aylar önce de, CHP’nin seçim kampanyasını yürüten Ateş İlyas Başsoy kendisiyle yapılan tüm röportajlara şu cümlelerle başladığını açıklamıştı: “Bu seçim zaferi, kazanan adaylar dâhil hiçbir bireyin tek başına sahiplenemeyeceği kadar kapsamlı bir çalışmanın ürünü. Seçimi birbirini tetikleyen kolektif bir akıl kazandı… Artık kişilere tapma değil, fikirleri yarıştırma olgunluğuna gelmiş olmalıyız.”

Sonunda İmamoğlu da, “Kitabın şu noktasına bir şerh koyuyorum o da şu: Her ne kadar kendisi beni kahraman diye tanımlasa da ben kendimi kahraman diye tanımlamıyorum” dedi.

Aslında tartışmanın bu sözle bitmesi lazım, ama İmamoğlu “ben demedim o dedi” diye şerh düşerken “Necati Bey’in bu bakışı çok değerli bir bölüm. Herkesin bir bakışı olacaktır” demeyi de ihmal etmedi. Üstelik tartışmayı “Canan Hanım’ın bunu yorumlamasını doğru bulmuyorum” diye sürdürdü.

Yaşar Aydın’ın BirGün’deki, “Necati Özkan’ın kitabı, parti içerisinde tartışmaya yol açtı. Arka planda ise esas gerilimin belediyelerin yönetilme süreci ve yaklaşan CHP kongresinin olduğu anlaşılıyor” tespitinin de elbette altı çizilmeli.

Söylemeye gerek yok ki bu kahramanlık yaftasına en çok bozulan malum tek adam ve tek kahraman olmuştur. Ama bu memleket de on yedi yıldır onun kahramanlık hikâyelerinden gına getirmedi mi? Aldatınca kahraman, aldatılınca kahraman, her zaman her yerde tek kahraman! Hakkını da yemeyelim, alçakgönüllü bir tarafı da var, yeri geldiğinde kendisinden başka kahramanları da anmıştı. Bakın, Irak işgalinin ilk günlerinde, 31 Mart 2003’te Wall Street Journal’da aynen şöyle demişti: “Kahraman genç kadın ve erkek Amerikan askerlerinin, olabilecek en az kayıpla evlerine dönmeleri için dua ediyorum.”

Evet, kahramanlık hikâyelerine en çok muhafazakârlar-sağcılar bayılır, olmasa bile uydururlar. Düşünebiliyor musunuz 12 Eylül faşizmi mahsulü Özal bile sağcılara göre demokrasi kahramanıdır! Hayber Kalesi’nden başlayıp Zaloğlu Rüstem’e kadar devam eden bu menkıbeler yeter ki İmamoğlu Ekrem’e uzanmasın.

Sağcılar aslında anti-kahramanları daha çok severler. Çünkü anti-kahraman gaddarlık, acımasızlık, alaycılık, bencillik, bağnazlık gibi kötü karakterlerin vasıf ve özelliklerini barındırırken tam da bu özellikleriyle sağ zihniyet gözünde bir kahramanı temsil etmiş olmaktadır.

Sağcıların kastettiği anlamıyla ‘Kahraman’ kelimesi Türkçeye Farsçadan ‘kahramān’ kelimesiyle girmiş olmalı. Farsçada bu kelime ‘iş buyuran’ anlamına gelir ve ‘iş, fiil’ anlamına gelen ‘kâr’ ile ‘buyruk, hüküm, hükümdar iradesi’ anlamına gelen ‘ferman’ kelimelerinin birleşimidir. Söyleyin bakalım, hem kâr hem hükümdar-ferman denilince bu memlekette hangi kahraman (!) akla gelir?

Elbette kahramanlık diye bir şey yoktur denilemez. Vardır ama izafidir. Kısacası, kendin nasılsan, hangi sınıftansan kahramanın da ona göredir.

Ayrıca senaryoları başkasının yazdığı ve kendinden menkul senaristlerin başrol oyunculuğunu üstlendiği bir sahnede, bilinir ki, asıl kahramanlar hep figüran rolünde kalmaya mahkûmdur. Ta ki o figüranlar, o kahırmanlar, o sıradan ve sahici insanlar asıl kahramanlığın kendi ellerinde olduğunu anlayıncaya kadar.

Çünkü sosyalistlerin bu konuda görüşü Bertolt Brecht’in söyledikleri gibidir: “İhtiyacımız olan şey, yeni yeni kahramanlar yaratmak değil, kahramanlara ihtiyacı olmayan bir toplum yaratmaktır.”