birgün

25° AÇIK

BİRGÜN PAZAR 22.03.2020 11:58
author

Karantina Alfabesi-1

Karantina Alfabesi-1

Aşk: Korona vakası memlekette de saptanınca, yapılan ilk espri, Marquez’in Kolera Günlerinde Aşk kitabının adından mülhem, ‘Korona Günlerinde Aşk’ oldu. Aşk, insanın aklına en çok böyle zamanlarda düşüyorsa, bir tür şifa sayılır o da. Öyleyse aşk olsun, şifa olsun cümlemize!

Balkon: İki sevdiğim balkon şiiri, ilki Sezai Karakoç’un unutulmaz “Balkon”u, diğeri Gülten Akın’ın “Evleri Yüksek Kurdular” şiiri. İlkinde “Bana sormayın böyle nereye/koşa koşa gidiyorum/alnından öpmeye gidiyorum/evleri balkonsuz yapan mimarların” der ve balkonu “ölümün cesur körfezi” diye anar. Gülten Akın’sa “evleri yüksek kurdular/önlerinde uzun balkon/sular aşağıda kaldı/aşağıda kaldı ağaçlar” derken, o da yüksek evler ve uzun balkonlar yakınlığı kurarak, aşağıda kalan suların ve ağaçların yanında yer aldığını bildirir. Her ikisi de çok sevdiğim şiirler olmasına karşın, bu karantina günlerinde özellikle Wuhan’ı, sonra İtalyan kentlerini düşünerek, ‘iyi ki balkonlar var’ diyor ve virüs nedeniyle balkonlarında şarkı söyleyenleri uzaktan ama gönülden öpüyorum!

Corona: Tam da Karantina Alfabesi’ni yazarken, sevgili hocamız Kaan H. Ökten’in Paul Celan’dan çevirdiği “Corona” şiirini gördüm, 1952’de yazmış Celan. Corona da Eski Yunanca, Latinceden geliyormuş, “defne yaprağından örülü taç” demekmiş ve özellikle atletlere, tanrı heykellerine ve eski ölülere takılıyormuş. İngilizcedeki ‘crown’un da kökeni. Şiiri okuyalım biraz: “Elimden yiyor kendi yaprağını sonbahar: Dostuz ikimiz/Kabuklarından soyuyoruz zamanı ve ona öğretiyoruz yürümeyi:/Zaman geri dönüyor kabuğuna.” Harika bir şiir, Türkçesi de öyle, sonunda şu dizelerle hoş geldin diyor zamana: “Penceredeyiz sarmaş dolaş, seyrediyoruz kendimizi sokaktan:/Zamanıdır bilinmesinin!/Taşın çiçeklenmeye tenezzül etmesinin zamanıdır artık./Huzursuzluğun kalp atımının zamanıdır./Zamanıdır, zamanı gelmenin./…/Zamanıdır.” Şiirin zamanıdır her zaman.

Çekirge: “Çok alametler belirdi vakit tamamdır/Haram sevaboldu, sevap haramdır”. Nazım Hikmet “Kıyamet Sureleri”nin ilki olan “Alametler Suresi”nde böyle diyordu. “Bindik bir alamete, gidiyoruz kıyamete” de hayli kullanışlı bir cümledir. Hal böyle olunca ‘ç’ harfine ister çöl yaz, ister çekirge, ikisi de aynı şey demeye geliyor bu karantina günlerinde. ‘Çekirge Sürüsü gibi’ diyen de olur, “Kum gibi dert var derman yok” diyen Cem Karaca’yı hatırlayan da. Çöl çekirgesi, çekirge çölü, dünyanın çöle benzediği zamanlardayız ve çekirgeler de halimizi görmeye gelmiş vazifeli kanatlılar gibi.

Distopya: Doğu Yücel’in tivitlerinden alıntı yapacağım. Distopya, bilimkurgu, fantastik edebiyatı ondan iyi bilecek değilim ya: “Bir virüs çıkacak, 60+’da öldürücü olacak, gençleri çok etkilemeyecek ama onlar da taşıyıcı olacak. Yeni doğanlarda görülebilecek. Virüs 3 saat ortamda varlığını sürdürebilecek. Salgın tüm dünyaya yayılacak… diye bir roman/film yazsam ‘fazla fantastik’ denirdi! 14 günlük kuluçka süresini de ekleyelim. Alien mısın, facehugger mısın, chestburster mısın nesin mübarek? Önlem olarak ağza, burna, yüze dokunmamak gerekiyor, bu da sanki karakterlerin iç çatışmalarını göstermek için ayrı bir yan hikâye midir nedir, kim yazdı bunu?” diye soruyor, onu yanıtlayan Çepni Okur mahlaslı bir tivit eri ise romanın adını koyuyor: “Doğu Yücel’in hayal gücüyle bir kitap gelir bence. Adı: Yeni Dünya: Covid-19.” Çepni Okur kitabın girişini de yazmış: “Bu salgından sağ kurtulanları yeni bir düzen bekliyordu, bu düzenin adı Covid-19’du. Laboratuvarda yaratılmış bir virüs insanlığı tehdit ederken yeni bir dünya düzen, yaratılıyordu…” Artık distopyanın gerisini tamamlamak size düşüyor…

Evdeyiz! Bu maddeyi ‘kişisel’ almanızı rica ediyorum. En sevdiğim sokak, evdir. Sokağın sonundaki ev diyelim. Bir zamandır toplu taşıma araçlarıyla, servis, otobüs, minibüs, dolmuş, metro, tramvay, metrobüs, tren, vapur… Eh hepsini saydım sayılır, İstanbul içinde evden üniversiteye, oradan atölyeye, söyleşiye filan gidip gelmekten hayli yorulmuştum. 1 gün evde kalabildiğimde bile bayram ediyordum, okuma, yazma bayramı! Ne yalan söyleyeyim, ev iyi geldi, maaile evdeyiz, İdil, Nar, üç kedimiz, Cano, Safo, Bibi… Biraz ‘yemekteyiz’ gibi oldu ama şimdilik evdeyiz, iyiyiz. Cemi cümleye sağlıklı günler dileriz!

Futbol: Portekiz’in uzatmalı diktatörü Salazar’ın ünlü sözüdür. Tabii çoğunuz eski diktatörleri bilmezsiniz, Hitler’den Mussolini’ye, Franco’dan Salazar’a, faşist askeri diktatörler. Şimdi daha çok sivil görünümlü diktatörler çağındayız. 1932-1968 arası, tam 36 yıl Portekiz’i ‘3F’ ile yönettiğini söyler: Fiesta, Fado, futbol. Fiesta, eğlence, şenlik. Fado, Portekiz’in ulusal müziği, ağıt. Futbol. Tabii 4’üncü F de faşizm! İspanyol diktatörü General Franco’yu da unutmak olmaz 5’inci F olarak. 1939-1975 arası tam 36 yıl kan kusturdu İspanya’ya, ölünce kurtuldu İspanyollar! Futboldan söz edeceğim, tabii diktatörlerin halkı uyutma araçlarından biri olarak görmüyorum futbolu, her ne kadar oyunculara, teknik direktörlere ödenen paraların ‘saçma’ boyutunda olduğunu düşünsem de! Fakat maçlar ertelenmeli, bahisler sürsün diye oynanan maçların ne coşkusu olur ne duygusu. Bu arada belki 1. Ligden düşmekte olan gönlümüzün takımı Eskişehirspor bir mola alır da kendine gelir diye bir umudum da var!
Göçmenler: Hiçbir zaman gözde olmadılar ama hep gündemde oldular. Savaş aygıtının talepleri doğrultusunda kullanışlı araçlar oldular. 4 milyonunu ülkemize almakla övündük. “Ümmet” dediler, “ensar” dediler, sonra suçları onlara yüklediler. “Gitsin, ülkemizde istemiyoruz” dediler, onların da kalmaya çok niyetleri yoktu zaten. Ege Denizi’nde, Meriç Nehri’nde, bazen suya bile ulaşamadan gecede, yolda telef oldular. En son yine ‘salıyoruz!’ nidalarıyla karanlığa doğru yolculuğa başladılar. Karanlığa, açlığa, gaza, bombaya, dayağa, işkenceye. İki, taraf arasında sıkışıp kaldılar. Göçmen konusu gözden de düştü, sözden de. Kim bilir neredeler? Çoluk çocuk, kadın erkek, genç yaşlı, kendisinin değil yurdu, bir göz evi bile olamayacak kadar umutsuz insanlar, ey neredesiniz?

Günah Keçisi: Adı üzerinde günah. Demek ki kullar bir günah işledi ve Tanrı da onları, tıpkı Lut kavmini cezalandırır gibi cezalandırdı. Zaten afetler, seller, depremler, göçükler, fırtınalar da hep bu yüzden olmuyor mu? Tanrının gazabı tutmuyor mu? Cemal Süreya’nın deyimiyle ‘Sayın Tanrı’yı bile kızdıracak işler yapılmıyor mu? Yapılıyor. Tanrı da kullarını bu felaketlerle imtihan ediyor işte! Biraz da tavsiye edilen, pek yakında da zorunlu olabilecek 3-6 çocuk yapma mevzuunda, yeni doğanlara yer açmak için, eskileri, yaşlıları ufaktan kendi yanına çağırıyor sanki Tanrı! Tövbe mübarek! Keçilere gelince… Kaçırmak işten bile değil bu akıl fikirler karşısında!

Hacı: Geçenlerde sevdiğim bir şair olan, kendi deyimiyle ‘Bektaşi meşrepli’ Mehmet Ragıp Karcı’yı yitirince, ‘pek latif bir adamdı, çok da güzel çalıp söylerdi, devri daim olsun’ diyedir bir tivit yazdım. Meşrebim de öyle sanırım ama benim de mezhebim Bektaşi olduğu için, Karcı’yı fikrimce, gönlümce böyle uğurladım ki yeniden gelsin diye, devri daim olsun diye. Kimi rahmet diler, kimi nurlar, kimi ışıklar içinde yatsın der, ben de sevdiğim insanları yitirince yine gelsinler diye böyle derim. Vay sen misin böyle diyen? Karcı, inançlı bir insandı, kendisi de besbelli inançlı olan ya da öyle sayan bir kardeşimiz oradan “Bi rahmet dilemek çok mu zor Hacı?” diye bir ayar verdi. Eyvallah. Rahmet diledim bunun üzerine. Umreden gelip “Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik” dizesini hatırlayınca, karantina yurtlarından kaçan, kaçmaya çalışan kadın, erkek hacıları görünce, dedim ki: Hacılar da bir zamanlar çocuktu, besbelli o günleri yeniden yaşamak istediler. Hacılar, ey eski çocuklar, Allah iyiliğinizi versin e mi?

Ihlamur: Nezle olsan ıhlamur, adaçayı önerirler, içersin ama aklın siyah çaydadır, benim öyledir. Sevdiklerine nane-limon kaynatırsın, papatya yaparsın, doğal takılırsın. Her şey doğasına uygun biçimde akmaktadır çünkü. Diyalektik, akıştır, doğa da bu akışın bazen yolu, bazen seyri, çoğu zaman da kendisidir. “Ne güzel ıhlamur koktu” derler, bazı ağaçların altından dalgın geçerken. Dalgınlığı da alır belki ıhlamur. Hepsini değil ama bir miktar kalsa iyidir, hülyalı olmaya sayılır, rüyalı hem de. Ihlamur ev kokusu sayılır mı, daha çok büyük evlerin, çocukların çoktan gittiği, ara sıra telefonlarının geldiği, bazen torunların bir haneyi şenlendirdiği, anne babanın baş başa kaldığı, yan yana iki eprimiş, havı dökülmüş koltukta, gözleri kapıda, yoo çocuklar gelir diye değil, güzün ayak seslerini, kapıyı çalan kışı dinledikleri, “şükür bu baharı da gördük, yaza Allah kerim” dedikleri… Ve cümleyi niye bitirmeli, işte bunun gibi evlerde bulunur. Ihlamur. Bir de en sevinçli ve en kederli şiirlerinde, hani bahar elbisesini giyip gelmiş şiirlerinde bulunur. Kimin? Adı mavi bir deftere yazılan ve hiç eskimeyen o ‘büyük gurbetçi’nin, Nazım Hikmet’in şiirinde. Elbette mapus damında yazdığı şiirlerin birinde: “Terziler ıhlamur içiyorlar…/Kış geldi demektir…/Üşüyorum/fakat kederli değilim./Yalnız bize mahsus bir imtiyazdır:/kış günleri hapisanede/sade hapisanede değil/bu kocaman/bu ısınası/ bu ısınacak dünyada/üşüyüp/kederli olmamak…”

İran-İtalya-İspanya-İngiltere: Gözünü seveyim İstanbul, sen alfabeye uyma, sırayı boz, ezberi boz, sen ol, nasıl haramilerin saltanatını bozduysan, yine boz, Türkiye’ye her zamanki gibi örnek ol!


Karantina: Resmen ilan edilmedi ama eli kulağında. Sokağa çıkma yasağı da öyle. Zaten kentler boşaldı, işyerleri kapanıyor, yaşam online oldu, bir nev’i karantina durumu. Karartma geceleri ve karantina günleri. İkisi de savaş halinde olan uygulamalar. Karantina, İzmir’de bir semtin adı ve Attila İlhan’ın en şahane şiirlerinden, Timur Selçuk da en güzel şarkılarından birini yazdı bu şiir için, “Karantinalı Despina”. Onun inişli çıkışlı sesinden dinlemesi ne harikuladedir: “Bir gül takıp da sevdalı her gece saçlarına/çıktı mı deprem sanırdın Kara Kız kantosuna/çırpınır kadehler camlar kırılır alkışlardan/Muammer Bey’in gözdesi Karantinalı Despina” İşgal İzmiri’nin şarkısı. En güzel dizesi de en sondaki: “Olmayacak şey bir insanın bir insanı anlaması”.

Leylek: Güzel şeyler de oluyor… Klişesinden önce olan güzel şeylerden biri. Çekirgeler gelmedi gelmesine de haberi geldi, ama daha önce kendisi gelen güzellikler de var, leylek gibi. Üstteki hacı maddesinden mülhem, “Hacı Leylek” diyelim, o da göç yolunu tuttuğu için hacı deniliyor. Bunun adı Yaren Leylek. 9 yıl olmuş, her yıl tam da bu zamanlarda Bursa Karacabey’e balıkçı Adem Yılmaz’ın konuğu olarak geliyor, birlikte balığa çıkıyorlar, 6 ay ahbaplık ediyorlar. İyiliğin şairi Ziya Osman Saba’nın Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi’ne bir fotoğraf daha ekleniyor böylece, ne güzel! Yaren Leylek, gelecek yıl 10. yıl, güzel git, güzel dön, yine gel!

Murat: Uyurkulak yani! Sakalı kaptırmış. Tivitırda gördüm. Hayırlı olsunlardan ne yaptın abilere, benzetmelere filan. Ağır romanlar, öyküler yazan sevgili bir kardeşimiz. Bilmem ki ne demeli, onun bu halini görünce elim ister istemez sakalıma gitti, aklıma da Karacoğlan Efendimiz’in “Sakal seni yoluk yoluk yolarım” demesiyle, sakalı da hatırlı olanlardan Aşık İhsani’nin “Sakal seni güzel için taşırım/ben seni kesemem kara sakalım” diye dinbazlara, din tacirlerine yazdığı taşlama geldi. Sakal enfeksiyon taşıyıcıdır diyesiymiş doktorlar, sakalı da saklamanın yolu yok ki! Bazılarının aklı karantinada, ne yapalım bizim de sakal karantinada olsun değil mi Murat?

Napoliten: İtalya’nın çeşitli kentlerini gördüm, fakat Napoli’ye yolum hiç düşmemişti 2 ay öncesine dek. Şiirlerimden yapılan bir seçme Nicola Verderame çevirisiyle, La Casa Nella Melagrana (Narın İçindeki Ev) adıyla Şubat 2020’de Valigie Rossi Yayınevince, Kırmızı Valiz demek, yayımlandı. Floransa, Livorno ve Napoli’de çeşitli söyleşiler ve okumalar yaptım. Napoli’yi görünce de çarpıldım, bizim Tarlabaşı, Dolapdere, Galata karışımı bir büyük mahalle gibiydi merkezi. Tam da orada bir evde kaldık 2 gün. O zaman da çok sevmiştim o sokakları, daha uzun gelmeyi kararlaştırmıştık, şimdi o sokaklardan, balkonlardan napoliten şarkılar, aryalar duyuluyor ya, gözlerim yaşarıyor bu yaşama arzusundan: “Şu hüzünlü melodi, şu napoliten şarkı” derdi İlhan İrem ve gençtik, kendimizden de gençtik, kendimizden geçerdik ve işte öyle… Diren Napoli, bekle beni!

(Karantina sürüyor…)

Bir Çağrımız Var
Az önce okuduğunuz haber, bağımsız bir medya organı tarafından size sunuldu.
Bağımsız gazetecilik; sermayeye karşı halkı, sömürüye karşı emeği, eşitsizliğe karşı adaleti, savaşlara karşı barışı, piyasacılığa karşı temel hakları, talana karşı doğayı, erkek şiddetine karşı kadınları, istismara karşı çocukları savunmanın olmazsa olmaz koşuludur.
Siz de gerçeğin sesini yükseltmek adına sorumluluk almak istiyorsanız, sadece birkaç dakikanızı ayırarak BirGün’e abone olabilir ve ‘#BirGünBenim’ diyebilirsiniz.
Şimdiden sonsuz teşekkürler…
BirGün bizim; hepimizin.
Tıklayınız