birgün

15° PARÇALI BULUTLU

ARŞİV 31.05.2010 13:41

Mecburiyetten sağcılık ile kendiliğinden solculuk

Önceki yazımda CHP ile sosyalistler arasındaki ilişkiyi daha sonra ele alacağımı belirtmiş ve sormuştum: Soldan bir rüzgâr mı esiyor?

Önceki yazımda CHP ile sosyalistler arasındaki ilişkiyi daha sonra ele alacağımı belirtmiş ve sormuştum: Soldan bir rüzgâr mı esiyor? Cevabı hemen geldi:
Prof. Dr. Ali Çarkoğlu ve Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu’nun hazırladığı “Türkiye’de Toplumsal Eşitsizlik” başlıklı raporda “ı-ıhh” deniliyor. 1990’da solda yer aldığını söyleyenler yüzde 21.8 iken, 2009’da bu oran yüzde 13.2’ye düşmüş; sağda yer alanların oranı ise aynı süre içinde yüzde 22.7’den dokuz yılda 34.2’ye çıkmış!
Neyse ki anketin sunduğu veriler bundan ibaret değil. Ve zaten anketler öylesine veriler sunar ki, nasıl okumak istiyorsanız öyle de okuyabilirsiniz. Mesela cevapların toplamına baktığınızda, pekâlâ “Yahu halkımız kendiliğinden solcuymuş” dahi diyebilirsiniz.
Halkımızın yüzde 57’si kendisini alt sınıf, emekçi sınıf, alt-orta  sınıf olarak görüyor. Orta sınıftanım diyenler yüzde 38... Ancak burada sınıfsal bir farkındalık elbette öne çıkmıyor (sadece yüzde 15.9 “emekçi sınıf” kategorisine işaret etmiş). Öte yandan liberal piyasa ekonomisine, yani kapitalizme yönelik bir bağlılık da söz konusu değil. Ama çözüm sınıfın kendi gücünde aranmıyor, “devlet”ten bekleniyor. Ama bu durumda bile neo-liberalizmin kitle tabanı yok! Halkın yüzde 72’si temel uzlaşmazlığı “yoksullar ile zenginler” arasında bir mesele olarak tarif ediyor; buna da elbette sınıfsal bir zeminden bakılmıyor. En önemlisi, gelir dağılımındaki dengesizliğin düzeltilmesi bakımından çok güçlü bir talep dile getiriliyor. Yani eşitsizlik, halk indinde önemli bir sorun olarak algılanıyor...
Şimdi...  Bir yanda özellikle Müslümanlık ile sağcılığın özdeşleştirildiği bir coğrafyada, insanların önündeki en cazip siyasi kimlik sağcılık olarak konmuş oluyor, hele buna bir de milliyetçilik faktörü eklendiğinde, bu kimliğin azmanlaşması şaşırtıcı değil. (12 Eylül ve sonrasındaki sistematik solu etkisizleştirme programından hiç söz etmiyorum.) Ama öte yanda, görüldüğü üzere bir de “kendiliğinden solculuk” var ki bu da şaşırtıcı değil, çünkü insanlar “bilinçsiz” olsalar da hiç olmazsa kör değiller, eşitsizlikleri görüyorlar işte...
Bu tablo nedeniyle olsa gerek CHP’nin de dili-söylemi artık ve biraz sola mı çalıyor yahut soldan mı çalıyor, onu da göreceğiz. CHP tarihindeki en önemli kırılma, toplumda kendiliğinden solculuğun ilk nüksettiği 1970’lerde ve buna bağlı yükselen muhalefetin etkisiyle yaşanmıştı. Ancak Ecevit liderliğindeki CHP’de yöneticiler ile taban arasındaki makas da epey açıktı; tepede düzenin restorasyonuyla uğraşan politikacılar, tabanda faşizme karşı devrimcilerle birlikte mevzilenen CHP’liler yer alıyordu... Ama parti elbette hep yöneticilerin partisi olmuştu. 12 Eylül sonrasında ise başlangıçta SODEP-SHP çizgisi, “sosyal demokrat” esintiler taşıyordu, denilebilir. Bu dönemde “12 Eylül yorgunu” devrimcilerin bir kısmı, özellikle il örgütlenmelerinde öne çıkmışlar, örgütlenme becerileriyle ve sol söylemleriyle bu partilere hamle yaptırmışlardı. (Daha sonra bu becerilerini “müteahhit solculuğunda” kullanmayı tercih ettiler, o da ayrı bir mevzu.) Sonra gelen 18 yıllık Baykal döneminde konjonktürün de etkisiyle CHP yöneticileri ile tabanı arasındaki makas giderek kapandı, herkes ulusalcı oldu, emek yanlısı siyasetler unutuldu, derken... CHP yüzünü bir kez daha toplumdaki kendiliğinden solculuğa dönüverdi! Aslında tipik bir “merkez sol” parti olan CHP’yi, ne menem bir şey olduğuna kimsenin karar veremediği “sosyal demokrasi” etiketiyle mi tartışmak lazım? Ya da, boş umutları bir kenara bırakıp toplumdaki kendiliğinden solculuğu, bilinçli bir solculuğa, yani sınıfsal eksende eşitlik ve özgürlük düzlemine taşımak için çaba sarf etmek mi?
Evet... Sağ siyasetler toplumda o kadar yaygın ki, “sol adına” her farklı siyasi iddianın (birbirini yemeden, çelmelemeden) toplumun her kesiminde kendisini ifade edebileceği yeterinden fazla muhatap zaten var... Yani her “sol iddia” kendi işine baksın. Sorun şimdi solun “mevcut kitlesinin” paylaşılması değil ki, solun her kesiminin eşitlik ve özgürlük taleplerini (elbette kendi meşrebine göre!) çoğaltmasıdır...
Yani? Çok çalışmalıyız, çoook!

Bir Çağrımız Var
Az önce okuduğunuz haber, bağımsız bir medya organı tarafından size sunuldu.
Bağımsız gazetecilik; sermayeye karşı halkı, sömürüye karşı emeği, eşitsizliğe karşı adaleti, savaşlara karşı barışı, piyasacılığa karşı temel hakları, talana karşı doğayı, erkek şiddetine karşı kadınları, istismara karşı çocukları savunmanın olmazsa olmaz koşuludur.
Siz de gerçeğin sesini yükseltmek adına sorumluluk almak istiyorsanız, sadece birkaç dakikanızı ayırarak BirGün’e abone olabilir ve ‘#BirGünBenim’ diyebilirsiniz.
Şimdiden sonsuz teşekkürler…
BirGün bizim; hepimizin.
Tıklayınız