Göstergeler kabuğu altında insan ne saklar?
RAHMİ ÖĞDÜL RAHMİ ÖĞDÜL

“Şuraya bakın!” diyorlar, bakıyoruz. Ve baktığımızda şeyleri değil, şekiller görüyoruz. Ve şekilleri, zihnimize yükledikleri anlamsal karşılıklarıyla eşleştirdiğimizde şeyleri anladığımızı sanıyoruz. İnsanları gösteriyorlar, insanı değil, üzerine iliştirilmiş şekilleri görüyoruz. Ve şekillerden anlamını çözebileceğimizi sanıyoruz. “Düşmana bakın!” diyorlar, baktığımızda insanı değil, bir böcek gibi ezebileceğimiz ucube bir form görüyoruz. Zihnimize yükledikleri kavramlar, şeyleri belirli şekillere indirgiyor. Ve yeryüzünü tamamen anlamı bilinen şekiller olarak gördüğünüzde, artık yeryüzünde değil, inşa ettikleri anlamlar dünyasında yaşıyorsunuz demektir. Calvino, “Göz şeyleri görmez, başka şeylerin anlamını yüklenmiş şeylere ait şekiller görür” diye yazdığında, bir kentten söz ediyordu (Görünmez Kentler). İnsan da bir kent gibidir, şeklinden tanıdığınızı sandığınız insan, içinde meydanları, sokakları, evleri ve içlerinde yaşayan yabancıları saklar. Bu karmaşık yapıyı ve içindeki yabancıları görünmez kılmak için insanı göstergelerle kaplamışlar, kolayca okunabilsin diye. Ama Calvino ile birlikte sorabiliriz: “Bu kalın göstergeler kabuğu altında kent gerçekte nasıldır, ne içerir ya da ne saklar...” Ya da kabuğunun altında insan içinde ne saklar?

Zor bir zoru; binlerce sayfa yazılsa da yanıtını bulacağımızı sanmıyorum. Ama insanı bir bakışta tanıdığını iddia edenler, onu sabit bir doğa ile donatmışlar ya da tam tersi, insanı sabit bir anlamla donatmak zorundaydılar, inşa ettikleri hiyerarşik toplumsal mimaride onu, yeri ve işlevi tanımlı bir yapı elemanı olmaya ikna etmeleri için. Bu mimari yapı aynı zamanda sabit kavramlar dünyasıdır. İnsan, inşa edilmiş kavramlar dünyasına hapsedilmiş. Havada asılı kalmış kavram dünyasında yaşadıkça durmadan dolduruşa geliyor; boşlukta asılı çünkü; boşluk, iktidarın icat ettiği kavramlarla dolduruluyor ve sonra da dünyayı ve varlığı tanıdığını iddia edebiliyor. Oysa bir insan yerleştirildiği yapıyı terk etmediği sürece asla kendini ve dünyayı tanıyamaz. Uzam içinde devindikçe ve öteki bedenlerle ilişkiye girdikçe, göstergelerle kaplı bedenin altındakileri, içerideki yabancıları ve bedenin nelere muktedir olabileceğini keşfedebilir ancak; bitimsiz bir süreç. Bu süreçte tanıdığı tüm şekiller anlamlarını yitirir ve ilişkiler değiştikçe anlam durmadan şekil değiştirir.

Modern zamanlardan farklı olarak günümüzde beden, birbiriyle çelişen göstergelerle, alıntılarla donatılmış bir yapıt. Mimariyi tutarlı bir yapı olarak kurmaya çalışan modern anlayış yerini, alıntılardan oluşan bir mimariye bırakınca, bedenler de alıntılardan kurulmuş, çok parçalı postmodern bir metne dönüştü. Hâlâ yapıyı ve bu yapı ile tutarlı olanı arayan modern zihniyet, bir bedene baktığında, o bedeni tutarsızlığı yüzünden eleştirebiliyor. Ve insan sormadan edemiyor: Diyelim ki, baş örtülü bedenler mi yoksa bu bedenleri, baş örtüsüyle çelişen başka göstergeler taşıdıkları için eleştirenler mi muhafazakâr? Beden, farklı tarihsel bağlamlardan sökülmüş alıntılarla kurulsa da, modern zihniyet, ısrarla alıntılardan bir tanesini seçip bedenleri bu alıntı üzerinden yargılamakta diretiyor. Oysa alıntılar yıkıcıdır; alıntılanan geleneği, alıntılayanı ve alıntıyla karşılaşanı yüklerinden arındırıyor.

Benjamin alıntıları, yoldan geçenleri gaspeden soygunculara benzetir: “Eserlerimdeki alıntılar, yolda pusuya yatmış, yoldan geçene saldırıp onu kanılarının yükünden kurtaran silahlı soyguncular gibidir.” Alıntıların gücü, “Geçmişi iletme ve yeniden canlandırma kapasitelerinden değil, aksine kökünü kazıma, bağlamdan çıkarma ve yok etme kapasitelerinden kaynaklanır” (Agamben, İçeriksiz Adam, Monokl). “Hayatı boyunca, sadece alıntılardan oluşan bir eser yazma tasarısını gerçekleştirmeye çalışan” Benjamin’in hayalini, günümüzde bedenler gerçekleştirmiştir. Alıntılardan oluşan bir beden, alıntıladığı geleneklerin altını oymakla kalmıyor, baktığında sadece şekiller gören ve bu şekiller üzerinden anlam üretenleri de anlamlandırma aygıtından yoksun bırakıyor. Alıntılar, egemen düşünce şemalarını elimizden alan silahlı soyguncular. Ama hâlâ geriye bir soru kalıyor: İnsan içinde neyi saklar?