birgün

16° AZ BULUTLU

KÜLTÜR SANAT 03.04.2020 04:00

Merhaba dünyalı!

Sanatta ve teoride gerçeklik meselesi uzun zamandır tartışılıyordu; gerçekliği bir travma olarak yaşıyoruz bugün. Hal Foster 1980’lerin sonu ile 1990’ların başında yaşanan sanattaki değişimin sonucu olarak “gerçeklik artık temsilin bir sonucu değil, bir travma hadisesi olarak görülmeye başladı” diye yazıyor (Yeni Kötü Günler, KÜY). Sanat, iğrenç olan aracılığıyla öznenin sınırlarının kırılganlığını göstererek, anlamın çöktüğü durumlar, evcil imgelere alışkın izleyicilerde travma yaratmayı amaçlıyordu. Sanat değil, travmayı hayat yaşattı. Pimapen pervazların çerçevelediği kent peyzajını, galeride bir tabloyu izlerken kapıldığımız aynı rehavetle izleyemiyoruz artık. Dünyanın bakışı bizi tehdit ediyor; bizi yutup yok edecek bir boşluk. Beyaz küpler bile bakışı evcilleştirmeye yetmiyor. Dış dünya ya da gerçeklik, ya da kurmacamızın dışında uzanan her neyse, bakışlarıyla özneyi tehdit ediyor. Ve işin tuhafı, bu kem bakışları biz göremiyoruz. Bakışlardan korunmak için sığındığımız evlerin kapıları merdiven boşluklarına açılıyor. George Perec, “anonim, soğuk ve neredeyse düşman bir yer” olarak tanımlamıştı merdivenleri; “geçen her şey merdivenden geçer, gelen her şey merdivenden gelir” (Yaşam Kılavuzu, İmge). Göremediğimiz, ama varlıklarından haberdar olduğumuz bakışlar merdivenlerden gelip kapımızı çalabilir. Bakışlar bizi temsilleştirme yeteneğimizden yoksun bırakıyor ve gerçeklikle karşılaşma, artık travma olarak yaşanıyor.

Göz göze geldiğimiz nesnelerin tehdit edici bakışlarını imge perdesinde yakalayıp evcilleştirmede ustaydık. Resmin ve uygarlığın tarihi, imge perdesinde yakalanıp estetize edilmiş bakışların tarihidir: “Bazı tablolar, göz aldatmacası iken, bütün tablolar bakışı ehlileştirmeyi amaçlar” (Foster). Lacan’dan yola çıkarak imge perdesini Foster şöyle tanımlıyor: “Görsel kültürün kodları gibi sanat tarihinin uzlaşımlarını da kaplayan bu perde, dünyanın bakışını bizim için dolayımlar ve bunu yapmakla bizi ondan korur, nabız gibi atan, göz kamaştıran ve yüzeye yayılıcı olan bakışı kıskıvrak yakalar ve ehlileştirir”. Virüslerle karşı karşıyayız. Lacan’ın dünyaya yerleştirdiği bakış bize doğrudan bakan makroskopik nesneler için geçerli; ya göremediğimiz, bakışlarını tutsak alıp bir imge içerisinde evcilleştiremediğimiz mikroplara ne demeli? Ve ekliyor Foster: “İmge perdesi olmadan görmek bakış tarafından kör bırakılmak ya da gerçek tarafından dokunulmak olacaktır”.

Hacivat’ın kapanış repliğini hatırlayalım: “Yıktın perdeyi, eyledin viran.” Perdesiz kaldık ve gerçek bizi ele geçirdi. Nesnenin bakışını evcilleştiremiyoruz artık. Gerçek bize doğrudan dokunuyor, kör olduk. Milyarlarca kem bakış tarafından izlendiğini bilmek, ama görememek. Gerçeği imge perdesinde evcilleştirdikçe kendini inşa eden özne, imge perdesi yıkıldığında derin bir paranoyanın içine gömüldü. Artık evinde bile kendini rahat hissedemiyor. İktidar aygıtları tarafından evcilleştirilmeye yatkın özne, perde yıkılınca göremediği, imgeleştiremediği, dolayısıyla evcilleştiremediği doğanın yıkıcı bakışlarına maruz kaldı. Philip K. Dick’in tanımladığı şekliyle paranoya şimdi en atavistik haliyle zuhur ediyor: “Kanaatimce paranoya, kimi açılardan, hayvanlarda hâlâ var olan kadim bir hissin, yani izlendikleri hissinin modern çağdaki gelişmiş halidir... Uzun zaman önce, yırtıcı hayvanlar karşısında çok çaresiz olduğumuz dönemden artakalan bir histir ve bu his onlara izlendiklerini söylüyordu” (Foster). En evcil nesneler karşısında bile kendimizi çaresiz hissediyoruz. Dışarıdan gelen her nesne, ev içinde yabani bir hayvana dönüşüyor, durmadan evcilleştirme ritüelleri gerçekleştiriyoruz.

Hangimiz dünyalı diye sormak gerekiyor; bizler mi yoksa virüsler mi? Dünyaya başka bir gezegenden gelmiş ve fanusların içinde hayatta kalmaya çabalayan kolonicileri andırıyoruz. Koloniciler fanusun içinde yaşamak zorunda, çünkü dışarısı, ‘alien’ dolu. Zor günlerden geçiyoruz. Fanusun imge perdesi yıkıldı ve dünya içeri sızıp özneyi ele geçiriyor. Perdesini yitiren dünya, fanus içinde yaratılmış özneyi ve öznenin tüm kavramlarını, temsillerini, simgelerini alaşağı ediyor. Uzun zamandan beri dünya bize hiç bu denli yakın olmamıştı. Merhaba dünyalı!

Bir Çağrımız Var
Az önce okuduğunuz haber, bağımsız bir medya organı tarafından size sunuldu.
Bağımsız gazetecilik; sermayeye karşı halkı, sömürüye karşı emeği, eşitsizliğe karşı adaleti, savaşlara karşı barışı, piyasacılığa karşı temel hakları, talana karşı doğayı, erkek şiddetine karşı kadınları, istismara karşı çocukları savunmanın olmazsa olmaz koşuludur.
Siz de gerçeğin sesini yükseltmek adına sorumluluk almak istiyorsanız, sadece birkaç dakikanızı ayırarak BirGün’e abone olabilir ve ‘#BirGünBenim’ diyebilirsiniz.
Şimdiden sonsuz teşekkürler…
BirGün bizim; hepimizin.
Tıklayınız