Yeni Futbol Düzeninin Yeni Zengin Takımı: Manchester City...
ZİYA ADNAN ZİYA ADNAN
İngiltere’nin kuzey batısında, Başkent Londra’ya 210 mil uzaklıkta, Pennines Dağları’nın yamaçlarına kurulmuş 500 bin nüfuslu tarihi bir şehirdir Manchester
Blue Moon,
You saw me standing alone,
Without a dream in my heart,
Without a love of my own...
 
İngiltere’nin kuzey batısında, Başkent Londra’ya 210 mil uzaklıkta, Pennines Dağları’nın yamaçlarına kurulmuş 500 bin nüfuslu tarihi bir şehirdir Manchester. 19. yüzyılda başlayan sanayi hamlesi sonucu büyüme kaydetmiş, hızlı gelişim sonucu 1853 senesinde “şehir” statüsüne kavuşmuştur. Ülkenin ilk büyük tren istasyonuna sahip olması ile bilinirken, 2002 senesinde “Commonwealth Ülkeleri”nin katıldığı spor organizasyonuna evsahipliği yapmıştır.
 
Günümüzde iki üniversitesi ile kalabalık bir öğrenci nüfusuna sahip olup, aynı zamanda  Ada’da en fazla ziyaret edilen üçüncü şehir olarak önemini korumaktadır. İngiltere’nin en saygın üniversitelerinden olan University of Manchester, aynı zamanda ülkenin en büyük üniversitesi olarak eğitim alanında önemli bir yere sahiptir...
 
Futbola gelince…
 
O tarihi şehrin adını taşıyan köklü iki takımı, Ada futbolunda sürekli adlarından söz ettirir. Biri, dünya futbolunda en çok taraftarı olan takımlardan biridir, diğeri ise şimdilerde dünya futbolunun en zengin kulübü…
 
Biri Premier Lig’in kuruluşundan bu yana başarıdan başarıya koşarken, diğeri yeni bir sayfa açma, komşusunu yakalama peşindedir...
 
Bu yazı, o tarihi şehrin, nicedir komşusunun gölgesinde kalmış başarıya hasret, şimdilerde pek zengin takımına...
 
***
 
Manchester City FC…
 
Nam-ı diğer “Blues”, 1880 senesinde “St. Mark's” adıyla kurulduktan sonra, 1887’de “Ardwick Association Football Club”, 1894 senesinde de “Manchester City Football Club” adını aldı.
 
1930’lu senelerde iki sezon İngiltere Federasyon Kupası'nda (FA Cup) final oynayan takım, 1937 senesinde 1. ligde ilk şampiyonluğunu yaşadı. Bir sezon sonra ligde en çok gol atan takım olmasına rağmen küme düşüyor; uzun bir aradan sonra 50’li senelere gelindiğinde yıldızı yeniden parlıyordu. 1955 ve 56 senelerinde Kupa’da final oynayan takım, 1955 senesinde oynadığı finali Newcastle karşısında kaybediyor, 1956 senesindeki finali ise Birmingham’ı 3–1 yenerek kazanıyordu. Bu maç esnasında boynu kırılan kaleci Bert Trautmann sakatlığının ciddiyetini farketmemiş, oyunun sonuna kadar kalesini korumuştu.
 
1963 senesinde ikinci lige düşen takımın kaderi, 1965 senesinin yazında Joe Mercer ve 1976–77 sezonunda Galatasaray’ı çalıştıracak olan Malcolm Allison’un takımın başına gelmesiyle değişti. O sezon ikinci lig şampiyonu olan takım, iki sezon sonra 1967–1968 sezonunda tarihinde ikinci defa 1. lig sampiyonluğunu kazanırken, şehrin diğer takımı Manchester United ligi ikinci sırada bitiriyordu. 1969 senesinde Federasyon Kupasını kazanan maviler, 1970 senesinde Avrupa Kupa Galipleri Kupası finalinde, Górnik Zabrze takımını 2–1 lik sonuçla geçerek kupayı kaldırıyordu.
 
70’li yıllarda başarılı sezonlar geçiren City, 1973–1974 sezonunun son maçında Manchester United’a karşı Dennis Law’ın attığı golle maçı 1–0 kazanıyor, ezeli rakipleri ise o maçtan sonra küme düşüyordu. Maviler, 1976 senesinde Newcastle United’ı finalde yenerek Lig Kupasını kazandı.
 
1980’li yıllarda inişli çıkışlı grafik sergilerken, o dönemde iki kez küme düşüyor; ama kısa sürede yeniden birinci lige dönüyor; Peter Reid’in teknik direktörlüğünde 1991 ve 1992 senelerini ligde 5. sırada tamamlıyordu. Premier Lig’in kurulduğu 1991–1992 sezonunda ligi dokuzuncu sırada biteren takım, ilerleyen zamanlarda düşüşe geçerken, 1996 senesinde bir kez daha küme düşüyordu.
 
İki sezon sonra bir kez daha küme düşerken, Ada futbolunda Avrupa Kupası kazanmış bir takım ilk kez üçüncü ligde mücadele edecekti. Sonraki sezonda, Gillingam karşısında Play-Off maçını kazanan City, 1. lige terfi ediyor; bir sezon sonra da Premier Lig’e yeniden dönüyordu.
 
2008 senesinin Ağustos ayında kulübün kaderi beklenmedik şekilde değişti. Abu Dhabi United Group’un satın aldığı kulüp, kısa sürede transfer piyasasında adından söz ettirmeye başladı. Kulüp, Robinho’yu Real Madrid takımından 32,5 milyon Sterlin karşılığında transfer ederken, 2009 senesinin yaz aylarında 100 milyon Sterlin’in üzerinde para harcayarak Gareth Barry, Roque Santa Cruz, Kolo Touré, Emmanuel Adebayor, Carlos Tévez, Joleon Lescott’u kadrosuna dâhil ediyordu. Aynı senenin Aralık ayında teknik direktörlük görevinden kovulan Mark Hughes’un yerine Roberto Mancini geliyor, takım geçtiğimiz sezonu 5. sırada bitiriyordu.
 
***
 
Geçenlerde, yeni senenin ilk günlerinde soğuk bir Ocak akşamında yeni futbol düzeninin eski takımını, Emirates stadında bir lig maçında Arsenal karşısında izleme fırsatı buldum.

Premier Lig’de, kapı komşusu United’ın iki puan gerisinde lig şampiyonluğunu kovalayan City’nin onbirinde kimler yoktu ki. Kalede Hart, defansta Kolo Toure, orta sahada Barcelona’dan alınan kardeşi Yaya Toure, James Milner, hücumda Carlos Tevez... Yedek kulübesi bile takımın zenginliğini anlatmaya yeterdi. Her takımın ilk onbirinde rahatlıkla forma bulabailecek Given, Bridge, Lescott, Wright-Phillips, Vieira bu maçta forma şansı bulamazken, takımın iki yıldızı David Silva ve Mario Balotelli sakatlıkları nedeniyle kadroya alınmamıştı. Kaderin cilvesi olsa gerek, geçmişte Ada futbolunda esmiş kükremiş, kupaları hegemonyası altına almış olan bir zamanların efsane Liverpool’u parasızlıktan inim inim inlerken, yeni futbol düzeninin “sonradan görme takımı”, bir zamanlar kırmızılı takımın peş peşe kaldırdığı şampiyonluk kupasını kovalıyor; parayla gelecek başarının hesaplarını yapıyordu.

Golsüz biten maç sonrasında, Emirates stadının tribünlerinde “Boring, Boring City!” (Sıkıcı City) tezahüratı yankılanırken, savunma ağırlıklı anlayışı nedeniyle sıkça eleştirilen teknik direktör Roberto Mancini, takımının aldığı puanın önemli olduğunu, şampiyon olmak için büyük maçları kaybetmemek gerektiğini vurguluyordu.

Diğer tarafta ise, “Profesör” lakaplı Arsene Wenger kulüplerin sınırsızca para harcamalarının futbolda dengeleri bozduğunu, parayla gelecek saadetin geçici olacağını, kulüplerin alt yapılarına ve gençlerine önem vermeleri gerektiğini vurguluyor; harcamaların gelirlere göre kısıtlanması konusunda kural getirilmesini savunuyordu.

Savurdukları onca paraya rağmen, izleyenlere heyecan vermeyen sıradan bir takımı izlerken, Wenger’in ne kadar haklı olduğunu düşündüm.

Bir de yeni futbol düzeninde, geçmişini mumla arayan düzene yenik o kırmızılı takımı...